Göz nedir, Göz ne demek

Göz; bir anatomi terimidir.

"Göz" ile ilgili cümle

  • "Bu sefer alacaklı gözüyle baktım."
  • "Göz aşısı."
  • "Şu fakir mahallede bir göz evim olsaydı / Nasıl sevinç içinde çıkardım şu yokuşu" - Z. O. Saba
  • "Dama tahtasında altmış dört göz vardır."
  • "Çıbanın gözü."
  • "Asıl felaket bu pınara sırt çevirmek, bu pınarın gözlerine taş tıkamak değil de ne olurdu?" - T. Buğra
  • "İğnenin gözü.""Köprünün gözleri karış karış kazılmıştır." - S. F. Abasıyanık
  • "İnsanı gözle yiyip bitirirler." - Ö. Seyfettin
  • "Masanın gözleri."
  • "Gözden geçirmek. Gözden kaybolmak. Göz önünde. Gözü keskin."
  • "Gözden düşmek. Göze girmek."

Yerel Türkçe anlamı:

Nazar.

Dolap bölmesi ya da çekmece.

Nazar

Domuz avında kullanılan, telden yapılmış yuvarlak bir çeşit araç.

Bağ çubuklarında yaprak ve filiz çıkan yer, tomurcuk.

Suyun çıktığı yer, kaynak.

Kuyu.

Oda

Derin bataklık.

Oda, evin bir bölümü: O gözde otururdun.

Değirmendeki taşların her biri.

[Bakınız: gözenek]

Derelerdeki su dönemeci, girdap.

 

Oda: Evimiz iki göz.

Suyun çıktığı yer.

Değirmendeki taşların her biri, bölme

Aşık kemiği.

Bir çeşit yün dokuma motifi.

Kor, köz

Pencere.

Biyoloji'deki anlamı:

Işığa duyarlı olan ve görmeyi sağlayan, çeşitli hayvanlarda basit göz, bileşik göz gibi farklı yapılarda ve sayılarda bulunan organ. İnsanda, kafatasının orbit denilen çukuruna yerleşmiş, dışta sklera ve kornea tabakaları, ortada damar tabaka (koroit, silli cisimcik, iris) ve içte retina tabakasından oluşan, irisin önünde ve arkasında ön ve art odalar bulunan, bütün tabakaların çevrelediği en iç kısmı dolduran camsı (vitröz) maddeden yapılmış bir çift organ.

Zanaat Ticaret alanındaki sözlük anlamı:

Bir dokuma deseni. (Saçıkara *İslahiye -Gaziantep)

Zooloji alanındaki anlamı:

Görme organı; çeşitli hayvanlarda bulunabilen sade göz.

Diğer sözlük anlamları:

Uç, taraf.

Bilimsel terim anlamı:

Çekmece boşluğu.

Çok küçük budak.

Görme organının, içinde dış dünyanın görüntüsünün oluştuğu ve bu görüntünün sinirsel uyarmalara dönüştüğü, başlangıç parçası.

Belirli insanların ya da hayvanların içindeki etkili, çarpıcı, hatta öldürücü olduğuna inanılan gücü ya da akımı dışa vurmasına aracı olan örgen.

 

Kartlar üzerinde açılan ve içerisine mikrofilm parçası geçirilen delik.

İngilizce'de Göz ne demek? Göz ingilizcesi nedir?:

eye, aperture, mesh

Fransızca'da Göz ne demek?:

oeil

Osmanlıca Göz ne demek? Göz Osmanlıca'da ne anlama gelir?:

göz, ayn

Göz hakkında bilgiler

Göz, göz çukurunda bulunan, iri bir bilye büyüklüğünde, görmeyi sağlayan küremsi bir organdır.

Göz, ışığı geçirmeye ve kırmaya elverişli üç tabakanın birleşmesinden oluşmuştur. En dıştaki birinci tabakaya, "sert tabaka" ya da "gözakı" denir; bu tabaka önde tümsekleşerek, saydam tabakayı oluşturur. Beyaz ve telsel yapıda olan sert tabaka, gözü koruyan gerçek bir zardır. Çok damarlı bir bağ dokusu olan damar tabaka, iki yüzündeki boyalı hücre örtüsüyle, gözyuvarını tam bir karanlık oda haline getirir. Bunun ön bölümünde, kirpiksi cisim kasları ile kirpiksi bölge yer alır; kirpiksi bölgenin çok damarlı olan asıcı bağı gergin tutmak için kanla dolan küçük piramitler halindeki çıkıntılara, "kirpiksi uzantı" denir.

Kirpiksi bölgenin uzantısı olarak, ön bölümde damar tabaka renk değiştirerek ortası delik (gözbebeği) bir diyafram oluşturur (iris). Rengi insandan insana değişen iris, gözbebeğini büyültüp küçültmeye yarayan kas telleri kapsar: Işınsal kas telleri gözbebeğinin genişlemesini, iris büzücü kasının çember telleriyse, gözbebeğinin büzülmesini sağlar.

Gözün üçüncü ve çok ince tabakası olan ağ tabaka, duyarlı bir tabakadır. Bunun arka bölümünde bulunan ortası çukur, beyazımsı küçük kabarcık (görme sinir diski), görme sinirinin girdiği yerdir ve "kör nokta" diye adlandırılır. Kör noktanın biraz ötesinde, sarı nokta yer alır; burası da dıştan gelen görüntülerin en iyi biçimlendiği görme bölgesidir. Gözün arka kutbuna giren görme siniri, damartabakaya doğru birçok sinir teli halinde yayılır ve üç tabaka halinde dizili nöronlarla sona erer. Birinci tabakadaki nöronların (çok kutuplu nöronlar) silindir ekseni, görme sinirinde sürer; ön uzantılarıysa, ikinci tabakanın iki kutuplu nöronlarıyla bağlantı kurar; ikinci tabakanın nöronları da, üçüncü tabakanın görme nöronlarının silindir eksenlerine bitişir. Bu tabakada, bir ucu ağ tabakanın kırmızı bölümüne giren, koni ve çubuk biçimindeki nöronlar yer alır. Koni ve çubukların serbest uçları, damar tabakadan yana yöneliktir: Damar tabakaya gelen ışık ışınları kırılır ve ağtabaka hücrelerinin sinir uçlarını etkiler.

Göz ile ilgili Cümleler

  • Göz atmama izin ver.
  • Raporuna göz attım ve onun üstüne bazı notlar aldım.
  • Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz.
  • Bu bir göz.
  • Bir an için bavuluma göz kulak olur musun?
  • Burada kal ve ona göz kulak ol.
  • Göz damlası satın almak istiyorum.
  • Burada kal ve onlara göz kulak ol.
  • Göz göre göre beni soydular.
  • Komik oldun cici abla sen de öyle mavi göz.

Göz anlamı, tanımı:

Göz açamamak : Yoğun işler yüzünden bir şeyle ilgilenme imkânı bulamamak.

Göz açıp kapayıncaya kadar : Çok kısa bir sürede.

Göz açtırmamak : Başka bir iş yapmasına vakit veya imkân vermemek.

Göz alabildiğine : Gözün görebileceği en uzak yerlere kadar. çok geniş, engin bir biçimde.

Göz ardı etmek : Gereken önemi vermemek.

Göz atmak : Kısa bir süre, fazla dikkat etmeden bakıvermek.

Gözaydın etmek : Güzel bir olay için kutlamak, iyi dileklerde bulunmak.

Gözaydına gelmek : Birine kavuştuğu sevindirici bir durum dolayısıyla kutlamaya, iyi dilekte bulunmaya gelmek.

Gözaydına gitmek : Birine kavuştuğu sevindirici bir durum dolayısıyla kutlamaya, iyi dilekte bulunmaya gitmek.

Göz boyamak : Kandırmak, yanıltmak, gösterişle aldatmak.

Göz değmek : Uğursuzluk, kötülük getirdiğine inanılan kıskanç veya hayran bakışlar dolayısıyla kötü bir duruma düşmek.

Göz dikmek : Bir şeyi ele geçirmek isteğine kapılmak.

Göz doldurmak : Görünüşü ile umulduğundan çok etkilemek.

Göz doyurmak : Bir şey görünüşü ile umulduğundan çok etkilemek.

Göz etmek : Gözle işaret etmek.

Göz gezdirmek : Derinlemesine incelemeden okumak. bir yeri, bir şeyi çabucak incelemek.

Göz gördüğünü ister : "kişi, her zaman gördüğü güzel şeyleri unutamaz, sürekli onları ister" anlamında kullanılan bir söz.

Göz göre göre : Belli ve apaçık olarak, herkesin gözü önünde. olacağı bilindiği hâlde önlem alınmadan.

Göz görmeyince gönül katlanır : "yakınımızda bulunmayanların özlemine, acısına daha kolay dayanabiliriz" anlamında kullanılan bir söz.

Göz gözü görmemek : Yoğun sis, duman, toz vb. sebeplerle hiçbir şey görülememek.

Göz kamaştırmak : Kuvvetli ışık veya parlaklık, kısa bir zaman için görüşü bulandırmak. bir niteliğiyle hayran bırakmak.

Göz kaş süzmek : Dikkatle ve hissettirmeden bakışlarla kontrol altında tutmak.

Göz kesilmek : Bütün dikkatiyle bakmak.

Göz kırpmadan : Duraksamadan, çekinmeden. acımadan, merhamet etmeden.

Göz kırpmak : İlgilenmek. göz kapağını kapayıp açmak. başkasına söylediklerinin doğru olmadığını anlatmak için, yanında bulunan kimseye gözünü kapayıp açmak. eğilimini göstermek.

Göz kırpmamak : Uyumamak.

Göz koymak : Bir kimseyi veya bir şeyi ele geçirmeyi istemek.

Göz kulak olmak : Gözetmek, korumak, bakmak. görme, işitme yoluyla bilgi edinmeye çalışmak.

Göz kuyruğuyla bakmak : Göz ucuyla bakmak.

Göz süzmek : Baygın ve anlamlı bakmak.

Göz ucuyla bakmak : Fark ettirmeden gözlemek, belli etmemeye çalışarak başını çevirmeden yandan bakmak.

Göz ucuyla görmek : Fark etmek.

Göz ucuyla süzmek : İyice tanımak, bilmek veya dikkat çekmek amacıyla hafif kısık gözle incelemek, bakmak.

Göz yıldırmak : Gözünü korkutmak.

Göz yummak : Görmezlikten gelmek, hoş görmek, bağışlamak. umudunu kesmek, umutsuzluğa düşmek.

Göz yummamak : Hoş görmemek, bağışlamamak. uyumamak.

Gözden çıkarmak : Bir mal, para, değer yargısı vb. maddi veya manevi varlığın elden çıkarılmasını kabul etmek.

Gözden düşmek : Bir kişi veya şey değerini yitirmek, rağbet görmemek.

Gözden geçirmek : Araç, motor vb.nin çalışıp çalışmadığını incelemek, denemek, denetlemek. niteliğini anlamak için bir şeyin her yanına bakmak, incelemek, muayene etmek. okumak.

Gözden gönülden çıkarmak : Önem vermemek, ilgisini kesmek.

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur : "ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır" anlamında kullanılan bir söz.

Gözden ırak tutmak : Görmek istememek.

Gözden ırak tutulmak : Önem verilmemek, değersiz bulmak.

Gözden kaçırmak : Dalgınlıkla görmemek.

Gözden kaçmak : Görülmemek, farkına varılmamak.

Gözden kaybetmek : Görünmemek, ortadan çekilip gitmek.

Gözden kaybolmak : Ortadan çekilmek veya görünmez olmak, kaybolmak.

Gözden nihan olmak : Gözden kaybolmak.

Gözden sürmeyi çalmak : Hırsızlıkta çok becerikli, çok usta olmak.

Gözden uzaklaşmak : Ayrılıp başka yere gitmek, görünmez olmak.

Gözden uzak tutmak : Önem vermemek, arka plana itmek.

Göze almak : Gelebilecek her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabul etmek.

Göze batmak : Tedirgin etmek, uygunsuz veya yakışıksız görünmek. aşırı derecede görünür olmak. çekememezliğe yol açmak.

Göze çarpmak : Dikkati üzerine çekmek.

Göze diken olmak : Göze batmak.

Göze gelmek : Birisine nazar değmiş olmak.

Göze girmek : Davranış ve yetenekleriyle ilgi ve önem kazanmak.

Göze görünmek : Belli, açık olmak.

Göze görünmemek : Kendisi var olduğu hâlde göz onu görememek. değersiz olmak. ortaya çıkmamak, ortalıkta dolaşmamak, saklanmak.

Göze yasak olmaz : "bir kimseye veya nesneye bakılmasını kimse önleyemez" anlamında kullanılan bir söz.

Gözle yemek : Göz değdirmek. bir şeye çok istekle ve dik dik bakmak.

Gözleri bayılmak : Uyku, istek vb. bir durum gözlerinden belli olmak.

Gözleri berraklaşmak : Bakışları daha canlı ve parlak olmak.

Gözleri buğulanmak : Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.

Gözleri çivilenmek : Aynı noktaya sürekli olarak bakmak.

Gözleri çakmak çakmak : Ateşli hastalık veya öfkeden gözleri kızarmış ve parlamış (olmak).

Gözleri çukura gitmek : Aşırı yorgunluktan göz çevresi kararmak veya çökmek.

Gözleri dolmak : Ağlayacak kadar duygulanmak.

Gözleri dönmek : Aşırı ateşten veya can çekişirken gözlerin renkli bölümü kapakların altında kalarak görünmemek.

Gözleri fıldır fıldır olmak : Telaşlı bir biçimde bakmak.

Gözleri fıldır fıldır etmek : Şeytanca ve çapkınca bakmak.

Gözleri ışıklı : Gözleri ışık içinde (olmak).

Gözleri kan çanağına dönmek : Sinirden, öfkeden, hiddetten gözleri irileşmek ve kızarmak. uykusuzluk, yorgunluk, ağlama vb. sebeplerle gözleri çok kızarmak.

Gözleri kapanmak : Çok uykusu gelmek. ölmek.

Gözleri parlamak : Gözlerinde sevinç ve istek belirmek.

Gözleri sulanmak : Gözlerine yaş gelmek.

Gözleri süzülmek : Göz kapakları hafifçe kapanmaya başlamak.

Gözleri şıldır şıldır dönmek : Gözleri yaş dolu bir biçimde bakmak.

Gözleri takılıp kalmak : Bir şeyden gözlerini ayıramamak.

Gözleri velfecri okumak : Kurnazlığı gözlerinden belli olmak.

Gözleri yaşarmak : Duygulanmak. gözleri sulanmak.

Gözleri yuvalarından fırlamak : Korku, öfke ve telaşı gözlerinden belli olmak.

Gözlerinde şimşek çakmak : Aşırı parlamak.

Gözlerinden okumak : Düşüncelerini bakışlarından sezmek.

Gözlerine inanamamak : Hiç umulmayan, hiç beklenmeyen bir şeyin görülmesi karşısında şaşırmak.

Gözlerine mil çekmek : Birinin gözlerini kızgın mille kör etmek.

Gözlerini bayıltmak : Gözlerini yarı kapamak.

Gözlerini belertmek : Gözlerini, akı çok görünecek biçimde açmak.

Gözlerini bitirmek : Gözlerini aşırı yormak.

Gözlerini devirmek : Öfke ile bakmak.

Gözlerini fal taşı gibi açmak : Şaşkınlıkla, hayretle bakmak.

Gözlerini kaçırmak : Biriyle göz göze gelmemek için gözlerini başka tarafa çevirmek.

Gözlerinin içi gülmek : Çok sevindiği yüzünden, gözlerinden belli olmak.

Gözlerinin içine kadar kızarmak : Utancından yüzü çok kızarmak.

Gözü açılmak : İyiyi kötüyü veya kendisine yarayanı ayırt eder duruma gelmek. uyanmak.

Gözü akmak : Gözü yaralanıp kör olmak.

Gözü alışmak : Bir şey ilk etkisini yitirmek, yadırganmaz olmak. önceden iyi göremediği bir şeyi sonradan görür olmak.

Gözü almamak : Bir işi becerebileceğine inanmamak, yadırganmaz olmak.

Gözü arkada kalmak : Bırakılan bir şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek.

Gözü bulanmak : Bulanık görmeye başlamak.

Gözü büyükte olmak : Büyük emeller beslemek.

Gözü çıkasıca : "kör olsun, görmez olsun" anlamında kullanılan bir ilenme sözü.

Gözü dalmak : Gözü bir noktaya dikili olarak dalgın dalgın bakmak.

Gözü değmek : Uğursuzluk, kötülük getirdiğine inanılan kıskanç veya hayran bakışlar dolayısıyla kötü bir duruma düşürmek.

Gözü doymak : Çok istenen bir şeyin yeterli miktarı elde edildikten sonra daha çoğunu istememek.

Gözü dönesi : "geberesi" anlamında kullanılan bir ilenme sözü.

Gözü dönmek : Aşırı bir isteğin, öfkenin etkisiyle ne yaptığını bilmez duruma gelmek.

Gözü dumanlanmak : Öfkeden gözü hiçbir şey görmez duruma gelmek.

Gözü dünyayı görmemek : Hiç kimseye, hiçbir şeye önem, değer vermemek.

Gözü gibi sakınmak : Bir şeye aşırı ilgi göstermek, önemle bakıp korumak.

Gözü gibi sevmek : Pek çok sevmek.

Gözü gitmek : Bir şeyi istemeden görmek, elinde olmayarak bakmak.

Gözü gönlü açılmak : Neşelenmek, ferahlamak.

Gözü görmemek : Görmez olmak. öfke sonucu en kötü şeyleri yapacak duruma gelmek. belli bir şeyden başka bir şeyle ilgilenmemek.

Gözü görmez olmak : Artık ona değer vermemek.

Gözü göz değil : "iyi insan olmadığı bakışından belli oluyor" anlamında kullanılan bir söz.

Gözü hiçbir şey görmemek : Heyecana kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek.

Gözü ısırmak : Bir kimseyi tanıyacak gibi olmak.

Gözü ilişmek : Birdenbire veya istemeden görmek.

Gözü kamaşmak : Çok etkilenmek. güçlü bir ışık sebebiyle göz bakamaz olmak.

Gözü kalmak : Elde edemediği bir şeyi kıskanmak. elde edemediği bir şeye karşı isteği sürmek.

Gözü kararmak : Umutsuzluğun veya aşırı bir isteğin etkisi altında ne yaptığını bilmez duruma gelmek. başı dönmek, hafif baygınlık geçirmek.

Gözü kaymak : Bayılmak sırasında gözünün akı çoğalmak. istemeyerek bakıvermek. gözünde hafifçe şaşılık bulunmak.

Gözü kesmek : Bir işi yapabilme konusunda kendisine veya başkalarına güvenmek.

Gözü kesmemek : Bir işi yaparken kendine veya başkalarına güvenmemek. beğenip seçememek.

Gözü kızmak : Gözü hiçbir şey görmeyecek ölçüde öfkelenmek.

Gözü korkmak : Daha önce geçirdiği kötü bir denemeden sonra birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği kanısına varmak.

Gözü kör olsun : Gereksinim duyulan şeyin yokluğunda söylenen bir söz. bazı zorunlu durumlarda zararı istemeyerek kabullenmeyi anlatan bir söz.

Gözü okşamak : Göze hoş görünmek.

Gözü olmak : Bir şeyi ele geçirmek isteği beslemek.

Gözü olmak : Dikkati bir yerde toplanmak.

Gözü olmamak : Bir şeye sahip olmayı istememek. heves beslememek, fazla önem vermemek.

Gözü sönmek : Kör olmak.

Gözü su içmemek : Güvenmemek.

Gözü takılmak : Dikkati çeken bir şeyden bakışlarını ayıramamak.

Gözü tanede olan kuşun ayağı tuzaktan kurtulmaz : "her zaman çıkar peşinde koşan kişi, tehlikelerden uzak kalamaz" anlamında kullanılan bir söz.

Gözü toprağa bakmak : Ölmek üzere olmak.

Gözü tutmak : Güvenmek, beğenmek.

Gözü uyku tutmamak : Uyuyamamak.

Gözü üstünde kalmak : Kıskançlık sebebiyle herkesin ilgisini çekmek. herkesin dikkatini çekmek.

Gözü yememek : Bir işi yapacak güç ve yeteneği kendinde bulamamak.

Gözü yılmak : Daha önceden denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak, o işe girişmekten çekinmek.

Gözüm : Gözümün nuru.

Gözüm çıksın : Bir şeyin doğruluğuna inandırmak için edilen ant.

Gözüm görmesin : "bana görünmesin, yüzünü görmek istemem" anlamında kullanılan bir söz.

Gözün aydın : Sevinçli bir olay dolayısıyla kullanılan bir kutlama sözü.

Gözünde : (o kimseye) göre.

Gözünde büyümek : Bir şey bir kimseye olduğundan güç veya önemli görünmek.

Gözünde büyütmek : Bir kimseyi, olayı veya şeyi abartmak.

Gözünde olmamak : Herhangi bir üzüntü veya zor durum dolayısıyla o şeye değer verecek durumda bulunmamak.

Gözünde şimşek çakmak : Sert ve şiddetli darbe yüzünden göz önünde yıldızlar oluşmak. çok kızmak, öfkelenmek. çok sevindiğini belli etmek. çok üzücü bir sebeple sarsılmak.

Gözünde tütmek : Çok özlemek.

Gözünden kıskanmak : Üzerine titremek, kollayıp gözetmek.

Gözünden uyku akmak : Çok uykulu olmak.

Gözünden yaş boşanmak : Çok ağlamak.

Gözüne bakmak : Gözünün veya gözlerinin içine bakmak.

Gözüne batmak : Tedirgin etmek, rahatsız etmek.

Gözüne çarpmak : Görünür olmak, dikkati çekmek.

Gözüne diken olmak : Gözüne batmak.

Gözüne dizine dursun : Nankörlük eden birine "Allah nankörlüğünün cezasını seni kör ve kötürüm ederek versin" anlamında söylenen bir ilenme sözü.

Gözüne girmek : Sevgi ve ilgisini kazanmak.

Gözüne hiçbir şey görünmemek : Kendi derdi dolayısıyla hiçbir şeye değer vermemek.

Gözüne ilişmek : Birdenbire, istemeden görmek.

Gözüne karasu inmek : Gelmesini çok istediği kimsenin uzun süre yolunu gözlemek. karasu hastalığı yüzünden gözü görmez olmak.

Gözüne kestirmek : Uygun bulmak, elverişli görmek. başarabileceğini ummak. zevkine uygun bulmak, hoşlanmak.

Gözüne sokmak : Bir kimsenin görmediği veya bulamadığı bir şeyi, ona sert bir tavırla göstermek.

Gözüne uyku girmemek : Uyuyamamak, uykusuz kalmak.

Gözünü açmak : Görüşünü değiştiren bilgi vermek, uyarmak.

Gözünü ağartmak : Gözlerini belertmek.

Gözünü alamamak : Bir şeye, bir yere bakmaktayken hayranlık duyarak gözünü oradan başka bir yere çevirememek.

Gözünü almak : Aşırı biçimde etkilenmek. şiddetli ışık sebebiyle gözü iyi göremez duruma getirmek.

Gözünü ayırmamak : Bir şeye sürekli olarak bakmaktan kendini alamamak.

Gözünü bağlamak : Doğruyu bulamaz, düşünemez duruma getirmek.

Gözünü çıkarmak : Beceriksizce davranmak, zarara uğratmak. iyisi dururken en kötüsünü seçmek.

Gözünü daldan budaktan esirgememek : Tehlikeli işlere atılmaktan çekinmemek.

Gözünü dikmek : Dikkatle bakmak, gözünü ayırmadan bir yere veya bir kimseye bakmak.

Gözünü doyurmak : Bol bol vermek.

Gözünü dört açmak : Aldanmamak için çok uyanık bulunmak.

Gözünü duman bürümek : Hayale dalmak, dalgınlaşmak. hüzünlenmek.

Gözünü gözüne dikmek : Başkasının gözüne sürekli olarak bakmak.

Gözünü hırs bürümek : Aşırı hırslanmak.

Gözünü kan bürümek : Adam öldürecek kadar öfkelenmek.

Gözünü kapamak : Görmezden gelmek. ölmek.

Gözünü karartmak : Bir işe atılırken hiçbir şeyden çekinmemek.

Gözünü kırpmadan : Çekinmeden, korkusuzca.

Gözünü kin bürümek : İntikam alma duygusundan başka bir şeye önem vermemek.

Gözünü korkutmak : Yıldırmak.

Gözünü oymak : Çok kötülük etmek.

Gözünü sevda bürümek : Ondan başka hiçbir şeyi düşünmemek, tamamen ona bağlanmak.

Gözünü sevdiğim : Okşamalık olarak kullanılan bir söz.

Gözünü seveyim : Birinden bir şey isteneceği zaman kullanılan söz.

Gözünü toprak doyursun : Kendinden olan veya kendisine verilen şey ne kadar çok olursa olsun, bununla yetinmeyenler için söylenen bir ilenme sözü.

Gözünü üstünden ayırmamak : Sürekli denetim altında bulundurmak.

Gözünü yıldırmak : Gözünü korkutmak.

Gözünü yummak : Görmezlikten gelmek. ölmek. gözünü kapamak.

Gözünün bebeği gibi sevmek : Çok sevmek.

Gözünün çapağını silmeden : Sabahleyin uyanır uyanmaz.

Gözünün içine baka baka : Cesaret ve soğukkanlılıkla.

Gözünün içine bakmak : Bir arzunun gerçekleşmesi için gözleriyle birine yalvarmak. birinin buyruğunu yerine getirmeye hazır bulunmak. bir kimsenin üstüne titremek.

Gözünün üstünde kaşın var dememek : Birinin her davranışını hoş görmek.

Gözünün yaşına bakmamak : Acımamak, merhamet etmemek.

Gözünün önüne gelmek : Hatırlamak. bir şeyi zihinde canlandırmak, tasarlamak, hatırlamak.

Gözünün önünü görmemek : Sisten, pustan dolayı etrafını görememek.

Gözüyle görmek : Bir olaya tanık olmak.

Gözüyle tartmak : Kim ve ne olduğunu anlamak için dikkatle bakmak.

Göz açıklığı : Gözü açık olma durumu.

Göz akı : Göz yuvarının dışını saran, katılgan dokudan oluşmuş, dayanıklı beyaz çeper, sert tabaka.

Göz alıcı : Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göze çarpan.

Gözaltı : Birinin, güvenlik kuvvetleri tarafından belli bir yerde belli bir süre alıkonulması, gözetim, nezaret. Denetleme.

Göz altı : Yüzde gözlerin hemen altında bulunan bölüm.

Göz aşısı : Dal üzerindeki gözelere yapılabilen ağaç aşısı.

Göz aşinalığı : Birini zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanıma, üstünkörü tanıma.

Göz bağcı : Göz bağı yapan kimse, illüzyonist.

Göz bağı : Aklı ve duyguları yanıltan sebep. El çabukluğu ve ustalıkla gerçekte olmayan bir şeyi oluyor gibi gösterme işi, illüzyon.

Göz bankası : Gerektikçe başkalarına aktarılmak için ölümlerinden hemen sonra gönüllülerin gözündeki saydam tabakanın alınıp saklandığı göz kliniği.

Göz banyosu : Kadınlara hoşlanarak bakma. Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için yapılmış olan banyo.

Göz bebeği : Gözde irisin ortasında bulunan, ışığın azlığına veya çokluğuna göre büyüyüp küçülen yuvarlak delik, bebek. Çok sevilen, önem verilen kimse vb.

Göz bilimi : Gözün yapısının, çalışmasının ve hastalıklarının incelendiği hekimlik dalı, oftalmoloji.

Göz boncuğu : Nazar boncuğu.

Gözdağı : Sonradan verilecek bir ceza ile korkutma, yıldırma, tehdit.

Gözdemiri : Gemilerin baş tarafında bulunan, her zaman kullanılan büyük çıpa.

Göz dikeği : Pek çok istenerek üzerine düşülen şey.

Göz dişi : Üst çenedeki köpek dişlerinden her biri.

Göz doktoru : Göz hastalıkları doktoru, gözcü.

Göz emeği : Gözü çok yoran ince iş.

Göz erimi : Ufuk.

Göz etçiği : Gözün iç açısındaki kırmızı çıkıntı, göz memesi.

Gözevi : Göz yuvası.

Göz göz : Üzerinde birçok göz, delik bulunan.

Göz göze : Birbirine bakar bir biçimde.

Göz hakkı : Görüldüğünde imrenilebilecek yiyeceklerden, görenlere verilen pay.

Göz hapsi : Bir kimseye bulunduğu, yaşadığı yerden ayrılmaması biçiminde verilen ceza.

Göz kadehi : Göz banyosunda kullanılan, göz çukuruna göre şekillenmiş, cam veya seramikten kap.

Göz kamaştırıcı : Muhteşem, çok güzel, parlak, görkemli. Gözün kamaşmasına, bir süre göremez duruma gelmesine yol açan (ışık).

Göz kapağı : Göz yuvarlarının önünde bulunan, birbirine yaklaşarak gözü örten, kenarlarında kirpikler bulunan koruyucu organ.

Göz kararı : Ölçü veya tartı ile değil gözle oranlanarak belirlenen miktar.

Göz kesesi : Gözlerin hemen altında derinin ve kasların bozulması sonucu oluşan şişkinlik.

Göz memesi : Göz etçiği.

Göz merceği : İrisin arkasında yer alıp ışığı kırma özelliği olan, biçimi ve büyüklüğü mercimeğe benzeyen saydam yapı, billur cisim.

Göz nuru : Yoğun bir emek sonucu ortaya çıkan iş. İyi bir iş ortaya çıkarmak için yapılmış olan emek.

Göz önü : Görülebilen yakın yer.

Göz pencere : Çatı katlarında veya kapı üstlerinde yuvarlak veya oval biçimli, genellikle süslü küçük pencere.

Göz pınarı : Gözyaşı bezlerinin salgıladığı sıvıyı toplayan, gözün burun tarafındaki bölümü.

Göz sevdası : Yalnız bakmakla yetinilen aşk.

Göz taşı : Bazı göz, deri, bitki hastalıklarında ve bağcılıkta kullanılan, koyu mavi renkte, zehirli bir tuz, bakır sülfat, bakır tuzu (Cu SO4).

Gözyaşı : Gözyaşı bezlerinin salgıladığı, bazı etkilerle akan duru sıvı damlacıklarından her biri, yaş.

Göz yoklaması : Başkalarının dikkati birinin üzerinde olma, göz hapsinde tutulma.

Göz yuvarı : Kafatasında bir çukur içine yerleşmiş bulunan gözün yuvarlak bölümü.

Göz yuvası : Göz yuvarlarının içinde bulundukları kemik oyuklardan her biri, gözevi.

Göz zarı yangısı : Kornea hariç göz kapaklarının iç yüzü ile göz küresinin ön yüzünü örten zarda oluşan iltihap, konjonktivit.

Göze göz : Kısasa kısas.

Gözü aç : Açgözlü.

Gözü açık : Uyanık, becerikli (kimse).

Gözü bağlı : Sorup soruşturmaksızın, bakıp anlamadan. Aymaz.

Gözü dışarıda : Eşine bağlı olmayıp başkalarıyla da ilişki kuran (kimse).

Gözü doymaz : Açgözlü.

Gözü gönlü tok : Gözü tok.

Gözü kapalı : Çevresinde olanlardan haberi olmayan (kimse). Düşünmeden, duraksamadan.

Gözü kara : Korkusuz (kimse).

Gözü keskin : Çok iyi gören (kimse).

Gözü pek : Korkusuz.

Gözü sulu : Sulu gözlü.

Gözü tok : Paraya, mala düşkünlük göstermeyen, açgözlülük etmeyen (kimse), gözü gönlü tok.

Gözü yolda : Sürekli bir şeyi bekleyen (kimse).

Gözü yüksekte : Bulunduğu durumdan çok üstün olan bir duruma ulaşma amacı güden (kimse).

Açgöz : Açgözlü.

Açıkgöz : Uyanık davranarak çıkar sağlayan, imkânlardan kurnazca yararlanmasını bilen, cingöz, uyanık, kurnaz (kimse).

Aynagöz : Uyanık, cingöz.

Camgöz : Deniz kıyısına yakın yaşayan, yanlarında veya sırtında beyaz lekeleri bulunan, gözü parlak olan, eti yenebilen bir tür köpek balığı (Galeius canis).

Cam göz : Gözü takma olan.

Cingöz : Açıkgöz.

Çekik göz : Çekik gözlü.

Dört göz : Gözlüklü kimse.

Eski göz ağrısı : Eski sevgili.

Gümüş göz : Para canlısı, açgözlü, cimri.

İlk göz ağrısı : İlk çocuk. İlk sevilen, âşık olunan kimse.

Karagöz : İzmaritgillerden, 25-30 santimetre uzunluğunda, enli, boz renkli, beyaz etli bir balık (Sargus sargus). Bu oyunda halk görüşünü ve duyuşunu veren kimse. Güldürüp eğlendiren kimse. Deve derisinden veya mukavvadan kesilip boyanmış insan biçimlerini beyaz bir perde üzerine arkadan ışık vererek yansıtma yoluyla oynatmaya dayalı bir gösteri oyunu.

Kem göz : Baktığı kimseye zarar veren veya nazar değdiren göz, kötü göz.

Kene göz : Çok küçük gözlü (kimse).

Kötü göz : Kem göz.

Lokma göz : Patlak göz.

Paragöz : Parayı çok seven, paraya çok düşkün (kimse), para canlısı, paragözlü.

Patlak göz : Gözleri iri ve dışarı fırlamış (kimse), lokma gözlü, patlak gözlü. Dışarıya doğru biraz fırlamış göz, lokma göz.

Petek göz : Eklem bacaklı hayvanlarda görülen, birçok görme hücresinden oluşan göz türü.

Sarıgöz : İzmaritgillerden, rengi altın sarısı olan, Atlantik Okyanusu'nda ve Akdeniz'de yaşayan bir balık (Sargus salvieri).

Sulu göz : Sulu gözlü.

Süzgün göz : Süzgün veya ölgün bakışlarla bakan göz.

Tepegöz : Derslerde, konferanslarda asetat üzerine yazılan yazıyı veya grafiği kuvvetli bir ışık kaynağı aracılığıyla perdeye yansıtan optik araç. Dar alınlı, gözleri saçlarının bittiği yere çok yakın görünen (kimse). Dikkatsizce, sağa sola çarparak yürüyen (kimse). Medine kurdunun ara konakçısı, tepegözlerin örnek türü olan küçük kabuklu (Cyclops strenuus).

Uyur göz : Normal durumlarda sürmeyip uyur vaziyette kalan fakat gerektiğinde sürerek dal, yaprak oluşturan tomurcuk.

Yalıngöz : Bir tür kertenkele.

Yüz göz : "Biriyle gereksiz yere, aşırı derecede senli benli olmak" anlamındaki yüz göz olmak deyiminde geçen bir söz.

Balıkgözü : Ayakkabıların bağ geçirilen deliklerine ve kemer deliklerine takılan maden, kemik vb.nden yapılmış halka.

Devegözü : İri ve siyah taneli bir tür üzüm.

Horozgözü : Maydanozgillerden, beyaz veya pembe çiçekli bir bitki (Seseli tortuosum).

Kartalgözü : Tenis, voleybol vb. oyunlarda topun oyun alanı içinde kalıp kalmadığını uzaktan çekimle belirleyen kamera. Gözlem amacıyla kullanılan insansız uçak.

Kedigözü : Yollarda ışık vurduğu zaman parlayan trafik işareti. Taşıtların arkasındaki kırmızı renkli işaret lambası.

Kemer gözü : Kemerle ayakları arasındaki boşluk.

Koltuk gözü : Sürgün ve genç dalların yaprak saplarının koltuğunda bulunan tomurcuk.

Koyungözü : Birleşikgillerden, beyaz ve iri bir tür papatya (Matricaria parthenium).

Kuşgözü : Ev, villa vb. konutların çatı katlarını aydınlatmaya yarayan küçük pencere.

Malın gözü : Aşağılık ve düzenci kimse. Bir şeyin en iyisi, en güzeli. İffetsiz. Açıkgöz, kurnaz, çokbilmiş kimse.

Mandagözü : Nikel yirmi kuruş.

Öküzgözü : Birleşikgillerden, sarı renkte, papatyayı andırır bir çiçek ve onun bitkisi, sığırgözü, mastı çiçeği, arnika (Arnica montana). Kaliteli, kendine özgü kokusu olan şarap üretilen, orta kalın kabuklu, siyah renkli bir tür üzüm.

Palamar gözü : Geminin baş ve kıç kısımlarında bulunan palamar halatlarına mahsus delik.

Sığırgözü : Öküzgözü.

Torpido gözü : Torpido.

Turnagözü : Berrak ve parlak sarı. Bu renkte olan.

Tütsü gözü : Çadırlarda duman çıkmasını sağlayan delik.

Gündüz gözüyle : Gündüzün, gündüz vakti, gün ışığında, her şeyin açık seçik görüldüğü saatlerde.

Çıplak gözle : Görmeye yardımcı olacak hiçbir araç kullanmaksızın.

Bu gözle : Bu anlayışla.

Halkalı gözler : Çevresindeki tenin rengi koyu olan gözler.

Tepegözler : Birçok türü, önemli solucan türlerine ara konakçılık eden, duyargaları tek kollu, beşinci çift ayakları körelmiş kabuklular familyası.

Görme : Görmek işi, rüyet.

Basar : Merdivenin ayakla basılan yüzeyi. İleriyi görme, algılama yetisi. Göz.

Bazı : Bazen. Birtakım, kimi.

Ve : Türk alfabesinin yirmi yedinci harfinin adı, okunuşu. İki kelime veya iki cümle arasına girerek aralarında bir bağ olduğunu anlatan söz.

Bakma : Bakmak işi.

Oda : Evin veya herhangi bir yapının oturma, çalışma, yatma gibi işlere yarayan, banyo, salon, giriş vb. dışında kalan, bir veya birden fazla çıkışı olan bölmesi, göz. Serbest meslek adamlarını içinde toplayan resmî birlik. Yeniçeri kışlası.

Bakış : Bakma işi.

Görüş : Görme işi. Cezaevi veya hastanedeki birine yapılmış olan ziyaret. Bir olay, varlık veya düşünce üzerinde varılan yargı, fikir. Benzerlerinden ayıran özellik, konsept. Gözle bir şeyi algılama yetisi.

Yer : Durum, konum. Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa. Bir olayın geçtiği veya geçeceği bölüm, alan, mahal. Bulunulan, yaşanılan, oturulan bölge. Durum, konum, vaziyet. Gezinilen, ayakla basılan taban. İz. Ekime elverişli toprak parçası, arazi. Görev, makam. Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân. Otel, motel vb.nde kalınacak oda. Ülke. Yerküre. Önem.

Kaynak : Araştırma ve incelemede yararlanılan belge, referans. Sırayı beklemeden başkalarının hakkını alarak mevcut sıranın ön taraflarına girme işi. Bir suyun çıktığı yer, kaynarca, pınar, memba, göz. Herhangi bir enerjinin oluşup çevreye yayıldığı yer. İki metal veya yapay parçayı ısıl yolla birleştirme yöntemi, kaynaştırıp yapıştırma işi. Bir şeyin çıktığı yer, menşe. Herhangi bir bilim dalında yazılmış olan yazı veya eserlerin bütünü, literatür. Gelir, kazanç, sağlık vb.ni sağlayıcı öge.

Delik : Delinmiş olan. Dar, küçük çukur. Cezaevi. Dar, küçük açıklık. Küçük hayvan yuvası.

Boşluk : Oyuk, çukur, kapanmamış yer. Kesinti, kopukluk. Boş olan yer. Boş olma durumu. Boş geçen süre. Eksiklik, yoksunluk duygusu.

Çekmece : Masa, dolap vb. şeylerin dışarıya çekilen bölümü, göz, çekme. İçinde mücevher vb. değerli şeyler saklanan küçük, süslü sandık. Gemilerin barınabilecekleri koy.

Terazi : İp cambazlarının dengeyi sağlamak için kullandıkları uzun sırık. Vücudun, asılarak veya dayanarak yere paralel bulunduğu denge duruşu. Su terazisi. Elektronik tartma aracı. Zodyak üzerinde Başakla Akrep arasında bulunan takımyıldızın adı. Bir kolun iki ucuna asılı iki kefeden oluşan tartı, mizan.

Nazar : Bakış, bakma, göz atma. Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz.

Sevgi : İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.

İlgi : Kimyasal şartlar eş veya birbirine çok yakın olduğunda ögelerin birbirleriyle birleşmede gösterdiği seçicilik. İki şey arasında bulunan herhangi bir bağlılık, ilişki, alaka, taalluk, aidiyet. Dikkati öncelikle belirli bir şey üzerinde toplama eğilimi. Belirli bir olay veya etkinliğe yakınlık duyma, ondan hoşlanma ve ona öncelik tanıma.

Gönül : İstek, arzu. Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. kalpte oluşan duyguların kaynağı.

Bölüm : Çağ, devir. Bir kuruluşun yönetim birimlerinden her biri, departman, seksiyon. Canlıların bölümlenmesinde filumların bir araya gelmesiyle oluşan birlik. Bir bütünü oluşturan parçaların her biri, kısım. Bölme işlemi sonunda elde edilen sayı. Bir okul veya üniversitenin herhangi bir bilim ve uzmanlık dalında eğitim sağlayan birimlerinden her biri, departman.

Hane : Basamak. Ev halkı. Klasik Türk müziğinde, peşrev vb. saz parçalarının bölümlerinden her biri. Bir bütünü oluşturan bölümlerden her biri, bölük, göz. Birleşik kelimelerde "bina, yapı, yer, makam" anlamlarıyla ikinci kelime olarak yer alan bir söz. Ev, konut.

: Dış kenar, periferi. Türk devletlerinde genellikle sınır boylarındaki eyalet ve sancak. Kurşun kalemlerde yazmayı sağlayan kömürden yapılmış olan madde. Bir şeye gereğinden çok fazla bağlanan, önem veren, ekstrem. Bir şeyin baş veya son noktası. Bir şeyin başı, tepesi. Bir şeyin kenarı. Bir uzaklığın son noktası. Genellikle uzun bir nesnenin incelerek biten son ve sivri noktası.

Göz açıcı : Yankesici, hırsız. Kehhal.

Göz açmak : İlkbaharda üzüm kütüklerinin dibini açmak.

Göz ağarmak : Göze boz gelmek, göz perdelenip görmez olmak.

Göz ağartmak : Hiddetle ya da korkutmak için gözlerinin akını göstererek bakmak

Göz ağrısı :

Göz akartmak : Hiddetle ya da korkutmak için gözlerinin akını göstererek bakmak

Göz akı oluğu : Tunica fibrosa bulbi’nin, sklera ve kornea denilen iki kısmı arasındaki sınırı veren daire biçiminde sığ oluk, sulkus sklera.

Göz alacalanmak : Göz kamaşmak, alaca bulaca görmek.

Göz albinizmi : İrisin çift taraflı yetersiz pigmentleşmesi.

Göz alıcılık : Göz alıcı olma durumu.

Diğer dillerde Göz anlamı nedir?

İngilizce'de Göz ne demek? : adj. eye, optic, optical, ocular, orbital, ophthalmic

n. eye; sight; cell, compartment, drawer, cubbyhole, cubby, cubicle, cuddy; eyehole, small hole (as in a needle); optic; blinker; orbit, orb

pref. opto

Fransızca'da Göz : ìil (yeux) [le]; (sand

Almanca'da Göz : n. Auge, Fach, Gefach, Gelass, Schlinge

adj. okular

Rusça'da Göz : n. глаз (M), око (N), зрение (N), вид (M), взор (M), сглаз (M), ушко (N), ячейка (F), ячея (F), проем (M), пролет (M), почка (F)

adj. глазной