Kaba nedir, Kaba ne demek

Kaba; Dil bilgisi yönünden Türkçe'de sıfat olarak kullanılır.

"Kaba" ile ilgili cümle örnekleri

  • "Kaba, hantal, şivesiz bir sürü adamlar kafesinin önüne toplanırlar." - R. H. Karay
  • "Cebinden kaba fil dişi saplı bir de çakı çıkardı." - Ö. Seyfettin
  • "Kaba çakıl."
  • "Çocuklardan biri ağzından çok fena, çok kaba bir şey kaçırdı." - O. C. Kaygılı
  • "Kaba bir yün döşekle temiz bir şilte, yastık yorgan buldum." - H. R. Gürpınar

Yerel Türkçe anlamı:

Mağara.

Toplu ve güçsüz kimse.

Kaplıca.

Ebegümeci.

Dövülmek için harman yerinde koni biçiminde yığılan tahıl.

Kabe

Ebegümeci.

Koyunlara takılan büyük, yuvarlak çan.

Diğer sözlük anlamları:

Büyük, iri, kocaman

Kaba kısaca anlamı, tanımı:

Kabasını almak : Biçim verilecek bir maddenin gereksiz yerlerini gidermek. bir yeri veya bir şeyi gelişigüzel, üstünkörü temizlemek.

Kababurun : Sazangillerden, ırmak ve göllerde yaşayan, eti kılçıklı küçük bir balık (Chondrostoma nasus).

Kaba but : Kıç.

Kabadayı : Bir şeyin en iyisi, başta geleni. Kendine özgü namus kurallarını esas alıp toplum kurallarının dışına çıkarak zorbalık yapan kimse. Yürekli.

 

Kaba düzen : Şöyle böyle, üstünkörü yapılmış olan iş. Çalgıları pes seslere akort etme işi.

Kaba et : Kıç.

Kaba kağıt : Bir şey sarmak için kullanılan kalın kâğıt.

Kabakulak : Tükürük bezlerinin, özellikle kulak altı bezlerinin iltihaplanmasıyla beliren bulaşıcı, salgın ve ateşli bir hastalık, kabaşiş, yazma.

Kaba kurgu : Filme son biçimini vermek üzere seçilen çekimlerin, senaryodaki sıralanışa göre birbirine eklenerek oluşturulan ilk kurgusu.

Kaba kuşluk : Öğleden bir iki saat önceki zaman.

Kaba kuvvet : Bir amaca ulaşmak için zorbalık yaparak veya güç kullanarak tutulan yol.

Kaba saba : Görgüsüz bir biçimde. Özensiz. Görgüsüz.

Kaba sakal : Gür ve geniş sakallı.

Kaba sıva : İnce sıvadan önce duvarlarda bulunan pürüzleri doldurup kapatmak için yapılmış olan sıva.

Kaba sofu : Dinî kuralları yanlış yorumlayarak ibadet ve düşüncede aşırılığa kaçan kimse.

Kaba su : Kireçli, içilemeyen ve sabunu köpürtmeyen su.

Kabaşiş : Kabakulak.

Kabataslak : Bir şeyin ayrıntılarına girmeden ana çizgilerini belirten.

Kaba tekne : Denizde seyretmeye, sefere uygun olmayan tekne.

 

Kaba yapı : Bir binayı dış etkenlere karşı koruyup ayakta tutan temel, ana duvar, kiriş, çatı vb.nden oluşan asıl gövde.

Kaba yel : Lodos.

Kabaca : (kaba'ca) Yaklaşık olarak. (kaba'ca) Kaba bir biçimde. İrice, büyükçe.

Kabadayıca : Kabadayı gibi olan. (kabadayı'ca) Kabadayıya yakışır bir biçimde.

Kabadayılanma : Kabadayılanmak işi.

Kabadayılanmak : Kabadayılık etmek, kabadayı gibi davranmak.

Kabadayılaşma : Kabadayılaşmak işi.

Kabadayılık : Kabadayıca davranış. Kabadayı olma durumu.

Kabadayılık etmek : Kabadayı gibi davranmak.

Kabadayılık taslamak : Kabadayı gibi davranmaya, kabadayı gibi görünmeye çalışmak.

Kabadüz : Ordu iline bağlı ilçelerden biri.

Kabahat : Hafif hapis, para cezası veya meslek ve sanattan alıkonulma ile cezalandırılan suç. Uygunsuz hareket, çirkin, yakışıksız davranış, suç, kusur, töhmet.

Kabahat işlemek : Suç olacak, kusur sayılacak bir iş yapmak.

Kabahat samur kürk olsa kimse sırtına almaz : "hiç kimse suçlu olduğunu kabul etmek istemez" anlamında kullanılan bir söz.

Kabahati bulmak : Bir kusur, suç aramak.

Kabahati yüklemek : İşlediği bir suçu başkasının üzerine atmak.

Kabahatli : Kabahati olan, kusurlu, suçlu, töhmetli.

Kabahatlilik : Kabahatli olma durumu.

Kabahatsiz : Kabahati olmayan, kusursuz, suçsuz.

Kabahatsizlik : Kabahatsiz olma durumu.

Kabak : Tüysüz, dazlak. Esrarkeşlerin kullandığı bir tür nargile. Kabak kemane. Kısa boynuzlu hayvan. Bilgisiz, görgüsüz, kaba. Ham, tatsız (kavun, karpuz). Dişleri aşınarak yüzeyi düzleşmiş olan (taşıt lastiği). Kabakgillerden, sürüngen gövdeli, sarı çiçekli, birçok türü olan bir bitki (Cucurbita). Bu bitkinin türlerine göre yemeği ve tatlısı yapılmış olan ürünü.

Kabak başına patlamak : Birçok kimsenin ilgili olduğu bir olaydan, yalnızca bir kimse zarar veya ceza görmek.

Kabak çekirdeği : Genellikle vakit geçirmek için yenilen bir kuru yemiş türü. Bal ve sakız kabağının tohumu.

Kabak çiçeği : Kabak bitkisinin açık turuncu renkli çiçeği.

Kabak çiçeği gibi açılmak : Utangaçlıktan çabucak sıyrılarak aşırı ölçüde serbest davranmak.

Kabak çıkmak : Ham çıkmak.

Kabak dolması : Sakız kabağının içi oyularak kıyma veya çeşitli sebze doldurulmasıyla yapılmış olan bir yemek türü.

Kabak elması : Amasya elmasının daha iri ve aşılı olanı.

Kabak gibi : Tüysüz, çıplak, her tarafı açık.

Kabak kafalı : Aptal, budala. Saçları dökülmüş, dazlak.

Kabak kemane : Gövdesi uzunlamasına ikiye bölünen su kabağının üzerine ince bir deri gerilerek yapılan, üç teli olan, yayla çalınan bir halk çalgısı, kabak.

Kabak tadı : Beğenilmeyen, bıkkınlık veren durum.

Kabak tadı vermek : Aşırı tekrarlanması, sürdürülmesi yüzünden bir şeyden doygunluk, yorgunluk veya bıkkınlık duyarak onu istemez duruma gelmek.

Kabak tatlısı : Soyulmuş, çekirdekleri çıkarılmış ve parmak kalınlığında kesilmiş bal kabağının ağır ateşte şekerle uzun süre pişirilmesi ve üzerine ceviz, fındık, Antep fıstığı vb. serpilmesiyle hazırlanan bir tatlı türü.

Kabakçı : Kabak yetiştiren veya satan kimse.

Kabakgiller : İki çeneklilerden, kabak, kavun, karpuz, hıyar vb.ni içine alan, geniş yapraklı, sürüngen ve sarılgan bir bitki familyası.

Kabaklama : Kabaklamak işi.

Kabaklaşmak : Taşıt lastikleri, dişleri aşınıp yüzeyi düz bir duruma gelmek. Saçları dökülmek, dazlaklaşmak.

Kabaklık : Karpuz veya kavunun ham olma durumu. Bilgisizlik, görgüsüzlük. Başın tüysüz veya dazlak olma durumu.

Kabakulak olmak : Kabakulak hastalığına yakalanmak.

Kabakulak otu : Lohusa otu.

Kabala : Bu öğretinin yandaşlarının tamamı. Götürü, toptan. Yahudilerde, yazılı olarak konulmuş olan Tanrı kanunlarının yanında, ağızdan ağıza geçen din buyruklarının, İbrani felsefesinin ve efsane yazılarının tamamı. Doğaüstü varlıklarla ilişki kurma sanatı.

Kabalacı : Kabala (I) konusunda uzmanlaşmış kimse, kabala ile uğraşan kişi. Kabala (II) iş yapan kimse.

Kabalak : Kabak yaprakları biçiminde etli ve tüylü yaprakları olan, kırlarda ve su kenarlarında yetişen bir bitki. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunda kullanılmış olan, şapkaya benzeyen bir başlık türü.

Kabalaşma : Kabalaşmak işi.

Kabalaştırma : Kabalaştırmak işi.

Kabalaştırmak : Kaba bir duruma getirmek, kabalaşmasına sebep olmak.

Kabalık : Kaba davranış, nezaketsizlik, huşunet. Kaba olma durumu.

Kabalık etmek : Kaba, nezaketsiz davranışlarda bulunmak.

Kabalist : Kabalacı.

Kaballama : Kaballamak işi.

Kaballamak : Maden ocaklarında galerileri direklerle pekiştirmek.

Kaban : Tepe. Çeşitli kumaşlardan yapılmış, kalçaya kadar inen ve paltoya benzeyen üst giysisi. Dik yokuş.

Kabana : Genellikle otelin ana binasının dışında, plaj veya havuz kıyısında bir oda.

Kabara : Dayanıklılık sağlamak amacıyla, ayakkabıların altına çakılan, yassı ve iri başlı demir çivi. Süs olarak odaların ahşap bölümlerine, türlü biçimler yapmak için çakılan iri başlı, sarı çivi. Kumaş kaplı mobilyanın kenarındaki şeridin üzerine çakılan süslü çivi.

Kabaralı : Kabara çakılmış olan.

Kabarcık : Metal biliminde sıvı veya katıların içinde oluşan gaz hacmi. İçi su, hava dolu ufak kabartı veya kürecik. Kabartı. Vücutta oluşan sivilce gibi küçük şişkinlik.

Kabarcıklı : Kabarcığı olan.

Kabarcıklı düzeç : Su terazisi.

Kabare : Çeşitli gösterilerin yapıldığı eğlence yeri. Meyhane.

Kabare tiyatrosu : Genellikle güncel konuları iğneleyici, yerici, taşlayıcı biçimde ele alan skeçlerin oynandığı, monologların, şarkıların ve şiirlerin söylendiği küçük tiyatro.

Kabareci : Kabare oynayan oyuncu.

Kabarecilik : Kabarecinin yaptığı iş.

Kabarık : Çıkıntısı olan, tümsekli. Kabarmış olan.

Kabarık deniz : Gelgit olayında, sular yükseldiğinde denizin durumu.

Kabarıklık : Kabarık olma durumu, şişkinlik.

Kabarış : Kabarma işi.

Kabarma : Duygulanma. Kendini üstün görme, büyüklük taslama. Ay ve Güneş'in çekim etkisiyle, büyük denizlerde suların yükselmesi, met. Kabarmak işi.

Kabarmak : Kumaş üzerinde tüyler oluşmak, havlanmak. Kafa tutmak, öfkelenip üstüne yürüyecek gibi davranmak. Böbürlenmek, gururlanmak. Bulanmak. Deniz dalgalanmak, büyük dalgalar oluşmak. Hayvanların tüyleri dikilmek. Şişmek, genişlemek. Niceliği artmak, büyümek. Yağışlardan veya kaynamaktan taşmaya yüz tutmak. Ağırlığı artmadan hacmi büyümek. Islanıp veya ısınıp yerinden kurtulmak. Öfke, sevgi vb. duygular gittikçe güçlenmek.

Kabartı : Tümsek, çıkıntı, kabarmış yer.

Kabartıcı : Kabartma maddesi, kabartma tozu.

Kabartılı : Kabartısı olan.

Kabartma : Kabartılarak yapılan. Kabartmak işi. Bir biçimin veya bir süslemenin düz yüzey üzerindeki çıkıntısı. Kil, alçı, taş vb. işlenebilir gereçleri girintili çıkıntılı yüzeyler durumunda biçimlendirerek yapılmış olan eser, rölyef.

Kabartma tozu : Pasta, çörek vb. hamur işlerinde kabarmayı sağlayan toz, sodyum bikarbonat.

Kabartmak : Kabarmasını sağlamak, kabarmasına yol açmak. Toprağı tırmık, çapa vb. bir araçla karıştırmak, altüst etmek, yumuşatmak.

Kabataş : Ordu iline bağlı ilçelerden biri.

Alçak kabartma : Heykel sanatında, yüzeyindeki çıkıntısı az olan kabartma.

Armut kabağı : Ürünü, armut biçiminde olan bir süs kabağı.

Asma kabağı : Bu kabağın ince uzun, sebze olarak kullanılan ürünü. Kabakgillerden, sürüngen veya sarılgan, mevsimlik bir tür kabak (Lageneria vulgaris).

Ayranı kabarmak : Öfkelenmek, coşmak. aşırı bir cinsel arzu duymak.

Bal kabağı : Aptal, beyinsiz kimse. İçi turuncu, iri ve tatlı bir tür kabak (Cucurbita moschata).

Barut kabağı : Kurutulduktan sonra içine barut konulan küçük su kabağı, barutluk.

Başı kabak : Saçı dökülmüş veya dibinden kesilmiş (kimse). Başını örtmeden.

Boru kabağı : Boğumsuz, boru gibi uzun su kabağı.

Cart kaba kağıt : Yüksekten atana veya çalımlı bir tavır takınana karşı "senin bu tavrına değer verilmiyor" anlamında kullanılan bir söz.

Damarı kabarmak : Bir huy veya duygu güçlü bir biçimde ortaya çıkmak.

Dosyası kabarmak : Yaptığı yanlış işleri çoğalmak.

Fare deliğe sığmamış bir de kuyruğuna kabak bağlamış : "kendisi sığıntı durumundayken yanına bir kişi daha almış" anlamında kullanılan bir söz. "yapamayacağı kadar ağır bir işi varken başka bir iş daha yüklenmiş" anlamında kullanılan bir söz.

Fiske fiske kabarmak : Kabarcıklar oluşmak.

Göğsü kabarmak : Övünç duymak, kıvanmak, iftihar etmek.

Göğsünü kabartmak : Bir olay dolayısıyla kıvanç duygusunu ortaya koymak, övünmek.

Helvacı kabağı : Kabakgillerden, tatlısı yapılmış olan dışı boz, içi sarı renkli iri bir tür kabak, kestane kabağı (Cucurbita maxima).

Hindi gibi kabarmak : Gururlanmak, kurumlanmak, büyüklük taslamak.

İbadet de gizli kabahat de : "yapılan iyilikler göstermelik olmamalı, işlenen suçlar, ayıplar açığa vurulmamalıdır" anlamında kullanılan bir söz.

İştahı kabarmak : İsteği çoğalmak, heveslenmek.

Kaldırım kabadayılığı : Adi ve basit, seviyesiz, yersiz veya gereksiz güç gösterisi.

Kaldırım kabadayısı : Basit, seviyesiz veya ucuz kahramanlık gösterisinde bulunan kimse.

Kantar kabağı : Su kabağı.

Kedinin kabahatini önüne koyarlar öyle döverler : "cezalandırılan kimse suçunun ne olduğunu bilmelidir ki o suçu bir daha işlemesin" anlamında kullanılan bir söz.

Kel yanında kabak anılmaz : "bir kişinin yanında, uzaktan da olsa onun kusurunu hatırlatabilecek sözler söylemekten çekinilmelidir" anlamında kullanılan bir söz.

Kestane kabağı : Helvacı kabağı.

Koltukları kabarmak : Kendine veya yakınlarına yapılmış olan övgüden kıvanç duymak.

Köpek bile yal yediği kaba pislemez : "köpek bile yem yediği kaba saygılı davranırken insanın geçimini sağlayan yere, kendisine bu geçimi hazırlayan kimseye kötülük etmesi düşünülemez" anlamında kullanılan bir söz.

Kulak kabartmak : Belli etmemeye çalışarak dinlemek.

Laf söyledi bal kabağı : Gereksiz yere ve aptalca söz söyleyen kimse için kullanılan bir söz.

Öfkesi kabarmak : Çok kızmak, sakinleşmişken yeniden öfkelenmek, tekrar sinirlenmek.

Özrü kabahatinden büyük : Bir suç veya kabahat için özür dilerken daha büyük suç işleyen kimseler için söylenen bir söz.

Safrası kabarmak : Açlıktan midesi bulanmak.

Sakız kabağı : Sebze olarak kullanılan kabak (Cucurbita pepo).

Sıçan deliğe sığmamış bir de kuyruğuna kabak bağlamış : "bir işi başaramayacak durumdayken bir iş daha yükleniyor" anlamında kullanılan bir söz. "kendisi sığıntı durumundayken yanına bir kişi daha almış" anlamında kullanılan bir söz.

Su kabağı : Kabakgillerden, alt bölümü şişkin, birçok yerde kurutulup su kabı olarak kullanılan bir tür asma kabağı, kantar kabağı (Lagenaria vulgaris).

Testi kabağı : Su kabağı.

Yalın ayak başı kabak : Çok perişan bir kılıkta.

Yan kabağı : Birinin yanından ayrılmayan (kimse).

Yüreği kabarmak : İçi sıkıntı ile dolup derin soluk alma gereğini duymak. midesi bulanmak.

Özensiz : Özen gösterilmeyen, itinasız. Özenmeden, isteksizce iş yapan (kimse).

Gelişigüzel : Herhangi bir, baştan savma, rastgele, lalettayin. Üstünkörü.

Zevk : Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinden, düşünülmesinden doğan hoş duygu, haz. Güzeli çirkinden ayırt etme yetisi, beğeni. Eğlence. Tat, lezzet.

Sakil : Türk müziğinde bir usul. Sıkıntı veren, sıkıntılı. Çirkin, kaba, uyumsuz. Ağır.

İnce : Zayıf. Aşırı özen gerektiren, kaba karşıtı. İyiden iyiye, enikonu, ayrıntılı. Tiz (ses), pes karşıtı. Ayrıntılı. Akışkanlığı çok olan, yoğun ve koyu olmayan (sıvılar). Taneleri ufak, iri karşıtı. Düşünce, duygu veya davranış bakımından insanın sevgi ve saygısını kazanan, zarif, kaba karşıtı. Hafif, gücü az. Kendi cinsinden olanlara göre dar ve kalınlığı az olan, kalın karşıtı.

Karşıt : Nitelik ve durumları birbirine büsbütün aykırı olan, zıt, kontrast.

Tane : Herhangi bir sayıda olan şey, adet. Bazı bitkilerin tohumu. Çekirdekli küçük meyve.

İri : Olağandan daha hacimli, olağanı aşan büyüklüğü olan, ince karşıtı.

Terbiyesiz : Terbiyesi olmayan. Topluluk kurallarına aykırı davranan.

Kıt : Az, yetersiz (duygu, söz vb.). İhtiyaca yetmeyecek kadar az, bol karşıtı.

Nezaketsiz : Nazik olmayan.

Aykırı : Bütün noktaları aynı düzlemde bulunmayan. Alışılmışa, doğru olarak kabul edilmişe uygun olmayan, karşıt, ters, mugayir, muhalif. Toplumda görüş ve yaşayış biçimiyle uçlarda bulunan (kimse), marjinal. Çapraz, ters. Gidilen yol üzerinde olmayıp gidiş yönüne ters düşen.

Çirkin : Göze veya kulağa hoş gelmeyen, güzel karşıtı. Hoş olmayan, yakışık almayan (davranış veya söz). Karanlık, dalavereli, şüpheli.

Kötü : Kaba ve kırıcı. Kişi veya toplum üzerinde olumsuz etkileri olan. Aşırı, çok. Zararlı, tehlikeli. İstenilen, beğenilen nitelikte olmayan, hoşa gitmeyen, fena, iyi karşıtı. Korku, endişe veren.

Kaba ardıç : Ağır tempolu bir oyun havası.

Kaba ayar : Uzun döneme yayılan büyük genlikli reaktiflik değişimlerinin düzeltimine yönelik ayarlama.

Kaba ayar unsuru : Bir reaktörün kaba ayarını yapmaya ya da parçacık akı yoğunluğunu değiştirmeye yönelik denetim unsura.

Kaba boydan söylemek : Yüksek sesle konuşmak (Çayağzı)

Kaba çakıl : Taneleri 64-256 mm. çapında olan kum.

Kaba devimsel uyuşum : Kaba gücün öncül olduğu kassal uyuşum.

Kaba diz : But

Kaba doğum hızı : Belli bir çoğanın doğurganlık hızını ölçen ve yıllık doğum sayısının toplam çoğaya oranını binde olarak dile getiren ölçüm, bk. doğurganlık, kaba ölüm hızı.

Kaba döşşek : Kabartılmış yatak.

Kaba düşmek : Boğazına yular dolanarak boğulmak : Hayvanı kısa bağla kaba düşer.

Kaba ile ilgili Cümleler

  • Kaba davranışın için Tom'a özür dilemeliydin.
  • Kaba kumaş çocuğun nazik cildini incitti.
  • O, şehrin kaba kısmında büyüdü.
  • Kaba olduğu için o çocuk annesinden dayak yedi.
  • Bizim kabak, domates, salatalık, havuç, bamya ve patatesimiz var.
  • "Affedersiniz, çok kaba olacak ama kaç yaşındasınız?" "Ben 30 yaşındayım"
  • Kaba bir tahminde bulunun.
  • Bir garsona bahşiş vermemek kabalıktır.
  • O biraz kaba.
  • Kaba bir insan olduğum için özür dilerim.
  • Kaba davranmayı sevmiyorum.
  • O biraz kabaydı.
  • "Neden benden bu kadar çok nefret ediyorsun?" "Çünkü sen kabasın!"
  • Kaba dili nedeniyle yanlış anlaşıldı.

Diğer dillerde Kaba anlamı nedir?

İngilizce'de Kaba ne demek? : [Kaba] adj. rough, coarse, vulgar, crude, boorish, unmannerly, rude, harsh, common, puffy, abrupt, backwoods, barbarian, barbarous, base, bearish, brusque, brutal, brutish, churlish, clodhopping, coarse grained, crass, discourteous, disobliging, disrespectful

adv. roughly

n. container, cover, case, holder, vessel, pot, utensil, binder, cape, hollowware, jacket, receptacle

Fransızca'da Kaba : gros/se, grossier/ière, impoli/e, brusque, cavalier/ière, crasse, disgracieux/euse, fruste, incivil/e, indélicat/e, inélégant/e, rude, vulgaire

Almanca'da Kaba : n. Gewalttätigkeit, Loden, Nietnagel

adj. anstößig, barsch, derb, elend, flapsig, flegelhaft, gewalttätig, grob, harsch, knollig, lümmelhaft, plump, pöbelhaft, roh, rösch, rücksichtslos, rüde, rüpelhaft, unfein, unflätig, unfreundlich, ungehobelt, ungemütlich, ungeschliffen, u

Rusça'da Kaba : n. ягодица (F)

adj. грубый, вульгарный, аляповатый, дикий, дерзкий, жесткий, дубовый, крупный