Vermek nedir, Vermek ne demek

"Vermek" ile ilgili cümleler

  • "Randevu vermek. Ad vermek."
  • "alıvermek, dizivermek, yapıvermek, görüvermek."
  • "Kezban, ona yedi evlat vermişti."
  • "Uzun Osman, Zeynep'le Süleyman'a, ikisini birbirine vereceğini söylediği zaman şaşmadılar." - H. E. Adıvar
  • "Haydi ... arabaya atlayın... Köşkten parayı verirler." - P. Safa
  • "Okumadığım zaman tavukların bahçesindeyim, yemlerini ben veririm." - Ö. Seyfettin
  • "Hareket vermek. Biçim vermek."
  • "Duvara sırtını verip çömeldi. Gözünü hamamcının geleceği yola çiviledi." - A. Sayar
  • "Tat, çeşni vermek."
  • "Bilgin'in bu çekingen tavırlarını kusurlu ve zayıf oluşuna verdi." - F. R. Atay
  • "Ucuz pahalı deme de ver gitsin; ver de kurtul."
  • "Emek vermek. Zaman vermek."
  • "Dal budak saldı, yemiş vermeye başladı." - R. E. Ünaydın
  • "Kendisi de muhakkak artistlerden, güzel eser veren, güzel konuşan, hayalleri işlek adamlardan hoşlanıyor." - R. H. Karay
  • "Geçenlerde bir derginin, 'Eski ünlüler ne yapıyor?' adlı bir röportajına verdiği cevapları okudum." - H. Taner
  • "Kendilerine iyi bir çalışma fırsatı verdim." - Y. K. Karaosmanoğlu
  • "Ateşe vermek. Ortalığı heyecana vermek."
  • "Ses vermek. Korku vermek. Işık vermek."
  • "Arabanın burnunu en tenha kahvelerden birinin önünde rıhtıma verdiler." - A. İlhan
 

Yerel Türkçe anlamı:

Hediye etmek.

Harcamak

Bağışlamak.

Öğretmek // baş vermek: canından olmak, ölmek // cevap vermek: karşılık vermek, cevap vermek // karal vermek: karalaştırmak // yayum vermek : faş etmek, her tarafa duyurmak // yuz vermek: yüz vermek // zulum vermek: zulm etmek, eziyet çektirmek // bereket versun: şükür ki, Allahtan // tanişloh vermamek: tanımazlıktan gelmek.

Bir durumu, bir eylemi sürekli ve etkin biçimde sağlamak: Hırsız kaçınca verdiler ardından kurşunu.

Nasib etmek.

Müracaat etmek, baş vurmak.

 

İade etmek.

(kız) Evlendirmek, bk. koçumak

Vermek (bk. virmek)

(Sürüyü) salmak, yaymak

Diğer sözlük anlamları:

Göndermek.

Vermek kısaca anlamı, tanımı:

Verip veriştirmek : Ağzına geleni söylemek.

Verkaç : Futbol, hentbol ve basketbolda topa sahip oyuncunun yakındaki bir arkadaşına pas verip boş bir alana kaçarak tekrar topu alması.

Elvermek : Uygun gelmek. Yetmek, yetecek kadar olmak.

Isıveren : Isı açığa çıkaran, çevresine ısı salan (birleşme, tepkime), ekzotermik.

İşveren : İşçileri ücretle çalıştıran gerçek veya tüzel kişi, çalıştıran, patron.

Özveren : Özverili.

Yediveren : Çok meyve veren veya çiçek açan (bitki). Yılda birkaç kez meyve veren veya çiçek açan (asma, gül vb.).

Verme : Vermek işi.

Abdestini vermek : Birini azarlamak.

Acı vermek : Birinin üzülmesine sebep olmak, incitmek.

Açık bono vermek : Sınırsız yetki tanımak.

Açık vermek : Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak. geliri, giderini karşılamamak.

Ad vermek : Adlandırmak.

Adını vermek : Birinin adını söylemek.

Ağız ağıza vermek : İki kişi birbirine pek yakın durarak başkaları işitmeyecek bir biçimde konuşmak.

Ağzını kiraya vermek : Kendini de ilgilendiren bir konuda düşüncesini söylememek.

Ağzının payını vermek : Verilen karşılıkla bir kimseyi söylediğine veya yaptığına pişman etmek.

Ahenk vermek : Düzeni, uyumu sağlamak.

Akıl vermek : Akıl öğretmek.

Akla durgunluk vermek : Hayranlık uyandırmak.

Akla fenalık vermek : Çok şaşırtmak, çıldırtmak, zıvanadan çıkarmak.

Aklını başka yere vermek : Konuşulan konudan başka bir şey düşünür olmak.

Alabanda vermek : Azarlamak, paylamak, haşlamak.

Albeni vermek : Çekiciliğini artırmak, ilgi toplamak, hoş ve güzel göstermek.

Alıp vermek : Herhangi bir konu üzerinde yoğun olarak düşünmek. kalp çarpıntısı geçirmek.

Aman vermek : Canını bağışlamak, öldürmemek.

Anahtar vermek : Tuluat tiyatrosunda komiğe nükte yapma kolaylığı vermek.

Anlam vermek : Kendince bir yargıya varmak, yorumlamak.

Ant vermek : Allah aşkına, çocuklarının başı için vb. sözlerle karşısındakini bir şeye zorlamak.

Ara vermek : Yeniden başlamak üzere konuşmayı durdurmak. yeniden başlamak için bir işi bir süre bırakmak, durmak.

Aralık vermek : Yeniden başlamak üzere bir işi kısa süre bırakmak. harfler veya satırlar arasında boşluk bırakmak.

Araya vermek : Yararsız bir işe harcamak.

Arka arkaya vermek : Birbirini korumak için birleşmek, destek olmak, dayanışmak.

Arka vermek : Desteklemek. dayamak.

Arkasını vermek : Birinin koruyuculuğuna güvenmek.

Asker ocağına vermek : Askere göndermek.

Ata et ite ot vermek : Bir işi ters yapmak.

Ateş vermek : Tutuşturmak.

Ateşe vermek : Ateş içine sokmak. aşırı telaşa ve sıkıntıya düşürmek. bir yeri kasten yakmak, kundak sokmak. bir ülkeyi savaşa sokarak veya kargaşa ve karışıklık yaratarak sıkıntı ve yıkıma uğratmak.

Avans vermek : Öndelik vermek.

Ayak vermek : âşık atışmalarında dinleyicilerden biri uyak belirtmek.

Ayar vermek : Olayların istenilen doğrultuda gelişmesi için girişimde bulunmak. ayarlamak.

Aylık vermek : Aylık olarak üstlenilen parayı ödemek, maaş vermek.

Azap vermek : Acı çektirmek, üzmek.

Balo vermek : Balo hazırlamak, düzenlemek.

Banttan vermek : Genellikle radyo ve televizyonda banttan yararlanarak daha önceden alınmış bir sesi veya görüntüyü yayımlamak.

Baş başa vermek : Dayanışmak. iki veya daha çok kimse bir kenara çekilip konuşmak.

Basıla vermek : Prova durumundaki bir kitabın veya yazının basıma uygun olduğunu bildirmek.

Baskın vermek : Ani ve habersiz girmek. saldırıda bulunmak.

Başlık vermek : Bazı bölgelerde, evlenirken kızın babasına oğlanevi tarafından para veya mal vermek.

Bedel vermek : Askerlik yapmamak veya kısa süre yapmak için devlete para ödemek.

Bel vermek : Herhangi bir konuda destek olmak. duvar gibi dik şeyler dışarıya veya tavan gibi yatay şeyler aşağıya doğru kamburlaşmak.

Belini vermek : Dayanmak, yaslanmak.

Beyanat vermek : Demeç vermek.

Biçim vermek : Bir şeyi biçimlendirmek.

Bıkkınlık vermek : Bir şeyi sürekli tekrarlayarak karşısındakini usandırmak.

Bire vermek : Buğday, arpa, nohut, fasulye vb. ürünler için toprak, kullanılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek. şans oyunlarında verilen paradan daha fazla para kazandırmak.

Bohçasını koltuğuna vermek : Kovmak, işine son vermek.

Bono vermek : Borç alındığını gösteren vadeli senedi imzalayıp teslim etmek.

Borç vermekle düşman vurmakla : "borç vermekle, düşman vurmakla yok edilir" anlamında kullanılan bir söz.

Borcun iyisi vermek derdin iyisi ölmek : "borçlu ve dertli bir biçimde yaşanılmaz; borçtan kurtulmanın yolu onu vermek, onulmaz dertten kurtulmanın çıkar yolu ise ölmektir" anlamında kullanılan bir söz.

Boş vermek : Aldırmamak.

Boşa vermek : Boş geçirmek.

Boy vermek : Büyümek. suya dalarak boyu ile suyun derinliğini ölçmek. su insan boyunu aşacak kadar derin olmak.

Boyun vermek : Buyruk altına girmek.

Brifing vermek : Bilgilendirmek.

Bulantı vermek : Midesini bulandırmak. bıkkınlık vermek.

Can alıp can vermek : Ölüm sıkıntısı ve acısı içinde bunalmak.

Can vermek : Ölmek. bir şeyi çok istemek. canlanmasına yol açmak. ruha güç vermek.

Canını vermek : Bir şeye çok düşkün olmak, çok sevmek. hiçbir şey esirgememek. kendisini feda etmek.

Çarka vermek : Kesici araçları bileği çarkı ile biletmek.

Cayırtı vermek : Gürültü ile gözdağı vermek.

Çekidüzen vermek : Düzgün duruma getirmek, düzeltmek. belirlenen ölçülere uydurmak.

Çeliğe su vermek : Çeliği özel bir biçimde hızla soğutarak daha çok sertleşmesini sağlamak.

Cepten vermek : Kendi kesesinden, kendi malından ödemek.

Cesaret vermek : Birinin yılgınlığını gidermek, birini yüreklendirmek.

Cevap vermek : Karşılık olarak bildirmek veya söylemek. gereksinimi karşılamak. iyi sonuç vermek, iyi sonuç alınmak.

Cevaz vermek : Hoş görmek, uygun bulmak.

Ceza vermek : Para cezası ödemek. cezalandırmak.

Çıkış vermek : Belge düzenleyip işine son vermek.

Cila vermek : Aydınlatmak.

Çırak vermek : Çırak olarak çalışması için bir iş yerine göndermek.

Dal vermek : Dayanmak, yaslanmak.

Değer vermek : Değerli saymak, önem vermek.

Delinin eline değnek vermek : Kötülük yapabilecek bir kimsenin davranışlarını kolaylaştırmak.

Demeç vermek : Yetkili bir kimse bir konuda yayın organlarına açıklama yapmak, beyanat vermek.

Ders vermek : Öğretmek, yetiştirmek. azarlamak, sert davranmak, sert bir karşılıkla yola getirmek.

Destur vermek : İzin vermek.

Dile vermek : Gizli tutulması gereken bir şeyi açığa vurmak, duyurmak, yaymak.

Direktif vermek : Talimat vermek, emretmek, buyurmak.

Dizginleri ele vermek : Başkasının yönetimini kabullenmek.

Döl vermek : Ürün vermek. yavru vermek, üremek.

Duman vermek : Ortalığı karıştırmak. çok duman çıkarmak.

Düzen vermek : Düzenlemek, dağınıklıktan kurtarmak. akort etmek.

Eğitim vermek : Belli bir bilim dalı veya sanat kolunda yetiştirmek.

Eğreti vermek : Ödünç vermek.

Ehemmiyet vermek : Önem vermek.

El ele vermek : El tutuşmak. birlikte davranmak, bir konuda birleşmek.

El vermek : Yardım etmek. tarikatlarda mürşit, bir müride, başkalarına yol gösterme izni vermek. kâğıt oyunlarında elde olan veya olmayan sebeplerle oyun üstünlüğünü karşı tarafa bırakmak. halk hekimliği ile uğraşan kimse bilgilerini bir başkasına öğretmek.

Ele vermek : Herhangi kötü bir şey yapanın yaptığını herkese bildirmek. suçlu bir kimseyi haber verip yakalatmak, ihbar etmek. ortaya çıkarmak.

Elektrik vermek : Bir yeri elektrikle donatmak. etkilemek, etkisi altında bırakmak. işkence amacıyla birinin çıplak bedenine doğru akım vermek. elektrik enerjisini kullandırmak.

Emek vermek : Bir şeyin meydana gelmesi için özenli bir biçimde ve çok çalışmak.

Emir vermek : Buyurmak, buyruk vermek.

Emniyet vermek : Güven vermek.

Emrine vermek : Görevlendirmek, atamak. yararlanması için ayırmak.

Emsal vermek : Örnek vermek.

Ere vermek : Kızı evlendirmek.

Eziyet vermek : Zahmet çektirmek.

Falso vermek : Açık vermek. bozulmaya yüz tutmak.

Fasıla vermek : Ara vermek, kesmek.

Ferahlık vermek : İç açmak, rahatlık hissettirmek.

Fetva vermek : Herhangi bir işlemin veya eylemin din kurallarına uygun olup olmadığı konusunda konuyla ilgili bilim adamlarınca açıklama yapılmak. bir işin yapılabilmesi için yargıda bulunmak. gereksiz yere emir verir gibi konuşmak.

Fikir vermek : Bir konuda yol gösterici bilgi edinmek. düşüncesini bildirmek.

Filiz vermek : Sürgün çıkmaya başlamak. ortaya çıkmak.

Fire vermek : Eksilmek, azalmak.

Fırsat vermek : Bir işi yapmak için uygun, elverişli şartı sağlamak.

Fit vermek : Birini başkasına karşı kışkırtmak, arayı açmak. birine kuşku uyandırmak.

Fitil vermek : Kızdırmak, azdırmak, kışkırtmak.

Fiyasko vermek : Bir girişim başarısızlıkla sonuçlanmak.

Fiyat vermek : İsteyeceği veya ödeyeceği fiyatı bildirmek.

Frikik vermek : Göğüs, bacak gibi vücudun belirli bölümlerini, bilerek veya bilmeyerek gereğinden fazla açarak göstermek.

Gaipten haber vermek : Kendisinde manevi güç olduğuna inanılan kimse, gelecekte neler olacağından veya bilinmeyen âlemden haber vermek.

Garanti vermek : Güvence altına almak.

Gayret vermek : İsteklendirmek, özendirmek, yüreklendirmek.

Gaz vermek : Motorlu taşıtlarda gaz pedalına basmak. coşturmak. dolduruşa getirmek.

Geçit vermek : Çay, ırmak, dağ vb.nin geçilecek bir yeri olmak.

Geri vermek : Bir şeyi aldığı yere veya kimseye vermek, iade etmek.

Gıcık vermek : Bir kimseyi sürekli sinirlendirmek. boğazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak.

Göğüs vermek : Eziyete, sıkıntıya katlanmak, tahammül etmek.

Gönül vermek : Düşkün olmak. sevmek, âşık olmak. bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelmek, eğinmek, meyletmek.

Gözdağı vermek : Sonradan verilecek bir ceza ile korkutmak, yıldırmak, tehdit etmek, caydırmaya çalışmak.

Güven vermek : Güven duygusu uyandırmak, itimat telkin etmek.

Güvence vermek : Bir anlaşmada taraflardan biriyle ilgili olarak sorumluluğu yüklenmek, inanca vermek, teminat vermek, garanti vermek. bir sorumluluk karşılığı olarak para vb. ortaya koymak, inanca vermek, teminat vermek, garanti vermek.

Güvenoyu vermek : Hükûmetin tutumu ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından olumlu oy kullanılmak.

Haber vermek : Bildirmek, haber ulaştırmak. bir durumun, bir olayın belirtisi olmak.

Haberden haber vermek : Bir kimse veya bir konuda bilgi istemek.

Hak vermek : Birinin düşüncesini, davasını, iddiasını doğru bulmak.

Hakkını vermek : Gereğini bütün olarak yerine getirmek. birinin çalışmasının karşılığını gereğince değerlendirmek.

Halel vermek : Bozmak, sarsmak.

Hararet vermek : Susatmak.

Hava vermek : Tekerlek vb. cisimleri hava ile şişirmek, şişkinliğini artırmak, hava basmak. akciğerlere basınç altında hava veya oksijen doldurmak.

Hayat vermek : Canlılık vermek, canlandırmak.

Haz vermek : Hoşlanmasını sağlamak.

Helallik vermek : Helal etmek.

Hesap vermek : Bir işin sorumluluğunu yüklenmek. herhangi bir davranışın sebebini açıklamak, anlatmak.

Heyecan vermek : Heyecan duymasına sebep olmak.

Hissini vermek : Gibi gelmek, ... izlenimini uyandırmak.

Hitam vermek : Bitirmek.

Hız vermek : İsteklendirmek. hızını artırmak, hızlandırmak.

Hüküm vermek : Bir suçluyu mahkûm etme. iyice düşündükten sonra bir karara varmak.

Huzur vermek : Gönül rahatlığı, dirlik vermek, dinlendirmek.

İcara vermek : Kiraya vermek.

İcazet vermek : İzin, onay vermek.

İcraya vermek : Alacağın borçludan alınabilmesi için icraya başvurmak.

İfade vermek : Bir olayla ilgili olarak gördüğünü, bildiğini yetkili veya ilgili kimseye söylemek.

İhtiyaca cevap vermek : Gereksinimi karşılamak.

İkrar vermek : Söz vermek.

İlan vermek : Çeşitli basın yayın organlarıyla bir durumu duyurmak, açıklamak.

İmtihan vermek : Sınanmak. tehlikeli ve zor bir durumdan zarar görmeden iyi bir sonuca ulaşmak.

İmza vermek : İmza atmak.

İnanca vermek : Güvence vermek.

İpucu vermek : Aranılan gerçeğe ulaştırabilecek şeyle ilgili, onu bulmaya yarayan bilgi vermek.

İş vermek : Gönlü olduğunu gösterecek davranışlarda bulunmak, pas vermek. birine yapacak iş göstermek.

İşaret vermek : Bir araç kullanarak bir şeyi belli etmek.

İsmini vermek : Adını vermek.

İstikamet vermek : Yön vermek, yöneltmek.

İte ot ata et vermek : Ata et, ite ot vermek.

İzahat vermek : Açıklamalarda bulunmak, ayrıntılı bilgi vermek.

İzin vermek : Birine bir iş yapması için müsaade etmek. işine son vermek, hizmetinden çıkarmak. birini bir şey yapmada serbest bırakmak.

Kabak tadı vermek : Aşırı tekrarlanması, sürdürülmesi yüzünden bir şeyden doygunluk, yorgunluk veya bıkkınlık duyarak onu istemez duruma gelmek.

Kafa kafaya vermek : İki veya birkaç kişi bir kenara çekilip konuşmak. dayanışmak.

Kambura vermek : Ciltlenecek kitabın sırtını, formalar dikildikten sonra çekiç veya makine yardımıyla yuvarlaklaştırmak.

Kan vermek : Kan nakli için kan aldırmak. hastaya, yaralıya kan aktarmak.

Kapora vermek : Güvenmelik vermek.

Karar vermek : Bir sorunu karara bağlamak, kararlaştırmak.

Karşılık vermek : Cevap vermek, yanıt vermek. küçük büyüğüne karşı gelmek.

Kasvet vermek : Sıkıntı vermek.

Kaygı vermek : Endişelendirmek.

Kayıp vermek : Ulus, toplum, kuruluş vb. değerli bireylerini yitirmek.

Keder vermek : Üzüntü vermek, kederlendirmek, tasalandırmak.

Kelleyi vermek : Canını feda etmek.

Kendine süsü vermek : Gerçeğe aykırı olarak kendisinde veya herhangi bir şeyde üstün bir nitelik ve değer varmış gibi göstermek.

Kendini ele vermek : Yaptığı bir davranış veya söylediği bir sözle kendi suçunu ortaya çıkarmak.

Kendini vermek : Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka her şeyle ilgisini kesip tek şeyle aşırı ölçüde ilgilenmek.

Keseneğe vermek : Bir şeyin gelirini önceden götürü olarak satmak.

Kesiklik vermek : Hâlsizlik, kırıklık, yorgunluk ortaya çıkmak. ara vermek.

Keyif vermek : Neşe vermek, sarhoş etmek.

Kilo vermek : Vücudun ağırlığı azalmak, zayıflamak.

Kiraya vermek : Kira karşılığında vermek, icara vermek.

Kıymet vermek : Değerli olarak kabul etmek, değerlendirmek.

Kız vermek : Bir ailenin kızını bir başka aileye gelin etmek.

Kocaya vermek : Kız veya kadını evlendirmek.

Kol vermek : Destek olmak.

Koltuk vermek : Koltuklamak. yüzüne karşı övmek, pohpohlamak.

Komut vermek : Herhangi bir davranış, hareket vb. için buyrukta bulunmak.

Konferans vermek : Herhangi bir konuda bilgi verecek biçimde konuşma yapmak.

Konser vermek : Dinleyicilere, müzik eserlerini çalmak veya söylemek.

Kopya vermek : Sınavda sorulara cevap vermesi için bir kimseye gizlice yardımda bulunmak.

Korku vermek : Korkutmak.

Koz vermek : İmkân tanımak, elverişli durum sağlamak.

Kulak vermek : Merak edip dinlemek, işitmeye çalışmak.

Kurban vermek : Can kaybına uğramak.

Kuvvet vermek : Bir konuya çok önem vermek.

Maaş vermek : Aylık vermek.

Mahal vermek : Bir olayın gerçekleşmesine fırsat vermek.

Mahkemeye vermek : Dava açmak.

Malumat vermek : Bilgi vermek.

Mana vermek : Kendince bir yargıya varmak, yorumlamak.

Mehil vermek : Süre tanımak.

Meme vermek : Emzirmek.

Mercimeği fırına vermek : Kadınla erkek gizlice aşk ilişkisi kurmak.

Mesaj vermek : Duygu ve düşünceleri karşı tarafa dolaylı bir biçimde anlatmak.

Meşk vermek : Ders vermek.

Meyil vermek : Eğiklik sağlamak. ilgi göstermek, gönül vermek.

Meyve vermek : Bir eser ortaya çıkarmak. ürün vermek.

Mola vermek : Uzun süren yolculuğa, yürüyüşe veya çalışmaya, dinlenmek amacıyla bir süre ara vermek, oturup dinlenmek.

Moral vermek : Bir kimsenin ruhsal direnme gücünü artırmak, cesaretlendirmek, yüreklendirmek.

Mücadele vermek : Savaş vermek, mücadele etmek.

Mühlet vermek : Bir iş veya borç için belirli bir süre tanımak.

Müjde vermek : Bir kimseye sevindirici, mutlu bir haberi ulaştırmak.

Mülakat vermek : Belli bir konuda konuşmak, demeç vermek.

Nabzına göre şerbet vermek : Birinin hoşuna gidecek, gururunu okşayacak yolda davranmak.

Nam vermek : Ün kazanmak.

Narkoz vermek : İlaç vererek hastayı bilinçsiz ve ağrı duymaz duruma getirmek.

Netice vermek : Sonuç vermek.

Nihayet vermek : İlişkiyi kesmek, bir işi, alışkanlığı yapmaktan vazgeçmek. bitirmek, tamamlamak, sonuçlandırmak.

Nispet vermek : Karşısındakini kızdırmak için ona gösteriş yapmak.

Not vermek : Bir şeyin değeri üzerinde olumlu veya olumsuz bir kanıya varmak. öğrencinin bilgisini bir sayı veya derece ile belirlemek.

Notunu vermek : Bir kimse için kötü bir kanıya varmak.

Nutuk vermek : Bir konuda özel olarak hazırlanıp konuşmak.

Ödül vermek : Ödüllendirmek.

Ödünç vermek : Geri almak üzere birine mal, para, eşya vb. vermek.

Oğul vermek : Oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp ayrı bir kovana gitmek.

Öğüt vermek : Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için yol göstermek, nasihat etmek.

Olur vermek : Yetkili makam bir uygulamanın yapılabilmesi için yazılı izin vermek.

Omuz vermek : Omzuyla dayanmak. destek olmak.

Önem vermek : Değer vermek, önemli saymak.

Önerge vermek : Bu tür bir yazıyı ilgili meclis veya kongre başkanlığına sunmak, takrir vermek.

Onuruna vermek : Birine saygı göstermek için yemek, toplantı vb. ağırlamada bulunmak.

Örnek vermek : Bir konuyu daha ayrıntılı bir biçimde anlatabilmek için örneklendirmek.

Orta katı kiraya vermek : Gebe kalmak.

Ortalığı gürültüye vermek : Gereksiz bir telaşa düşürmek.

Oy vermek : Herhangi bir konuya ait tercihini belirtmek, rey vermek.

Oyun vermek : Oyunda kaybetmek.

Pabucunu eline vermek : Dolaylı olarak kovmak.

Paniğe vermek : Büyük bir dehşete düşürmek, çok korkutmak.

Parti vermek : Bir şeyi kutlamak veya eğlenmek için birçok kimseyi bir araya toplamak.

Pasaportunu eline vermek : Kovmak, işten atmak.

Patırtıya vermek : Gürültüye vermek.

Patlak vermek : Gizli kalması istenen veya beklenmedik bir olay, ansızın ortaya çıkmak.

Pay vermek : Hisse vermek, bölüşmede bulunan parçalardan ayırmak. küçük büyüğe karşılık vermek, saygısızca davranmak.

Paye vermek : Değer, önem vermek.

Perişanlık vermek : Perişan duruma getirmek, perişan etmek.

Pikoya vermek : Piko yapılması için bazı örtü, çarşaf, çamaşır vb.ni pikocuya götürmek.

Post vermek : Canını vermek, ölmek.

Poz vermek : Resim yaptırmak veya fotoğraf çektirmek için durum almak.

Puan vermek : Boksta ve güreşte başarısız duruma düşmek. değer biçmek, not vermek.

Rahatsızlık vermek : Rahatını bozmak, rahatını, keyfini kaçırmak.

Randevu vermek : Belli bir saatte, belli bir yerde biriyle buluşmak için söz vermek.

Rapor vermek : Herhangi bir konuda yapılmış olan inceleme, araştırma sonucu düşünce veya gözlemleri bildirmek.

Rehin vermek : Borçlu daha sonradan almak üzere değerli bir şeyini alacaklıya vermek.

Renk vermek : Neşe, canlılık veya değişiklik kazandırmak. çamaşır rengi solmak. açık etmek.

Revnak vermek : Hoşluk, güzellik, renklilik katmak.

Rey vermek : Oy kullanmak.

Rikkat vermek : Duygulandırmak, etkilemek.

Rüşvet vermek : Bir görevliye bir işi yaptırmak için para veya mal vermek.

Sadra şifa vermek : Gönlü, yüreği rahatlatmak, ferahlatmak.

Sakalı ele vermek : Başkasının sözünden çıkmayacak bir duruma düşmek.

Salık vermek : Tavsiye etmek. haber vermek.

Sapartayı vermek : Azarlamak, terslemek.

Savaş vermek : Savaşmak.

Savaşım vermek : Bir amaca erişmek, bir güce karşı koyabilmek için uğraşmak, çaba göstermek, mücadele etmek.

Sebebiyet vermek : Bir şeye, bir olaya sebep olmak, yol açmak.

Şekil vermek : Belirli bir biçime girmesini sağlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek.

Sekte vermek : Kesintiye uğramak.

Selam vermek : Başını sağ ve sol omuzlarına çevirerek namazı bitirmek. selamlamak.

Semeresini vermek : Bir şey istenilen verimi, sonucu vermek.

Senet vermek : Yazılı ve imzalı belge vermek.

Şeref vermek : Onurlandırmak, şereflendirmek.

Sergin vermek : Hastalanıp yatağa yatmak.

Serinlik vermek : Serin duruma getirmek. acısını, sıkıntısını azaltmak, avundurmak. rahatlatmak, huzura kavuşturmak.

Ses vermek : Herhangi bir sesi çıkarmak. bir çağrıya karşılık vermek.

Sicil vermek : Sorumlu bir görevli, yanında çalışan birinin bir aşamaya gelmesinde yeterli olup olmadığını gereken makama bildirmek.

Şifa vermek : İyi etmek, sağlığına kavuşturmak.

Sıkıntı vermek : Tedirgin etmek, bunaltmak.

Sınav vermek : Sınavdan geçmek.

Sinyal vermek : Bir şeyi işaretle bildirmek.

Sipariş vermek : Bir şeyin yapılmasını, getirilmesini veya gönderilmesini birine ısmarlamak.

Sır vermek : Bir sırrı açığa vurmak, başkasına söylemek.

Sırt sırta vermek : İş birliği yapmak.

Son nefesini vermek : Ölmek.

Son vermek : Bitirmek, sona erdirmek.

Sonuç vermek : Sonuçlanmak.

Söylev vermek : Bir topluluğa düşünceler, duygular aşılamak amacıyla coşkulu ve güzel söz söylemek.

Söz vermek : Bir işi yapacağını kesinlikle bildirmek.

Söze son vermek : Konuşmayı bitirmek.

Su vermek : Bitkileri sulamak. hayvanlara su içirmek. insanlara içmek için su getirmek.

Sürgün vermek : Filizlenmek.

Tacizlik vermek : Usandırmak. tedirgin etmek.

Tafsilat vermek : Bir kimse, bir şey veya durumun özelliklerini, inceliklerini, ayrıntılarıyla anlatmak, uzun uzadıya anlatmak.

Takibe vermek : Banka, alacağını hukuki yoldan tahsil edilebilmek için işi avukata havale etmek.

Takrir vermek : Önerge vermek. tapu dairesinde taşınmaz malını başkasına sattığını veya ipotek ettiğini sözle ifade etmek.

Taktik vermek : Çeşitli sorunlarda sonuca ulaşmak için yol ve yöntem göstermek.

Talimat vermek : Üst düzeyde bulunan biri, yaptıracağı işle ilgili olarak görüşünü belirtmek, yol göstermek.

Talkın vermek : Ölü gömüldükten sonra mezar başında imam dinî sözler söylemek.

Tamire vermek : Onarılmak için bir şeyi onaracak kimse veya yere vermek.

Tarziye vermek : Gönül almaya çalışmak, özür dilemek.

Tat vermek : Bıktırmak. hoşa giden bir duruma sebep olmak. acı, tatlı, ekşi vb. bir tat kazandırmak.

Tav vermek : Gereken ve uygun nemi sağlamak. en uygun duruma getirmek.

Taviz vermek : Ödün vermek.

Tekmil vermek : Ast, bir iş ve durum hakkında üste bilgi vermek. ast, üstüne künyesini söylemek.

Telaşa vermek : Davranış ve hareketleriyle çevresindekileri heyecana, aceleye, sıkıntıya sokmak.

Teminat vermek : Güvence vermek.

Tepki vermek : Herhangi bir etkiye karşı söz veya davranışla karşılık vermek.

Terbiyesini vermek : Sert sözlerle terbiyesizliğini kendisine anlatmak.

Tezkeresini eline vermek : İşine son vermek, kovmak.

Tilki uykusuna vermek : Uyuyormuş gibi yaparak fırsat kollamak.

Tomruğa vermek : İşkence aracına suçlunun ayaklarını geçirmek.

Toprağa vermek : Ölüyü gömmek.

Tüyo vermek : Herhangi bir konuda gizli bilgi vermek.

Uç vermek : Ortaya çıkmak. gelişme, büyüme başlangıcı göstermek. bitki bitmek, sürmek. çıban baş vermek.

Ültimatom vermek : Nota vermek, istekleri sert bir biçimde bildirmek.

Ulufe vermek : Yerli yersiz bol keseden para harcamak. Osmanlılarda askerî ve sivil kuruluşlardaki görevlilere üç ayda bir verilen ücreti dağıtmak.

Ümit vermek : Umut vermek.

Umut vermek : Bir kimsede umut uyandırmak, bir kimseye güven vermek.

Ürküntü vermek : Ürkütmek.

Ürperti vermek : Korkutmak.

Usanç vermek : Usandırmak, bıktırmak.

Utanç vermek : Utandırmak, utanmasına yol açmak.

Uyku vermek : Uyuma isteği duyurmak, uyutucu özelliği olmak.

Üzüntü vermek : Tedirginlik yaratmak, sıkıntı ve huzursuzluğa yol açmak.

Vaaz vermek : Vaaz etmek.

Velveleye vermek : Gereksiz telaşa ve heyecana düşürmek.

Veresiye vermek : Malı parasını daha sonra almak şartıyla vermek.

Vücut vermek : Vücuda getirmek.

Yakayı ele vermek : Kaçamayarak ele geçmek, yakalanmak.

Yangına vermek : Tutuşturmak, bir şeyi bilerek yakmak.

Yanıt vermek : Yanıtlamak, cevaplamak.

Yel vermek : Rüzgârı veya havayı herhangi bir şeyin üzerine yöneltmek.

Yele vermek : Savurmak, boşuna harcamak.

Yemek vermek : Konukları yemeğe çağırmak.

Yemin vermek : Ant vermek.

Yer vermek : Söz etmek, değinmek. bir olaya yol açmak, imkân tanımak. kendi yerini bir başkasına bırakmak. kullanmak. ağırlık vermek. konu edinmek. önemli bir görev vermek. önemli saymak, saygı göstermek.

Yetki vermek : Yetkilendirmek.

Yol vermek : İşten çıkarmak, işine son vermek. geçmesine izin vermek. hızını artırmak.

Yoluna can vermek : Birinin uğruna ölmek.

Yön vermek : Yeni bir biçim, yeni bir düzen vermek.

Yuları ele vermek : Birinin sözünden çıkmayacak duruma gelmek, kendi iradesiyle davranmamak.

Yürek vermek : Yüreklendirmek, cesaretlendirmek.

Zahmet vermek : Sıkıntı vermek.

Zaman vermek : Bir iş için belli bir süre ayırmak.

Zarar vermek : Kötülük etmek. birinin parasal kayba uğramasına sebep olmak.

Zayiat vermek : Kayba uğramak, zarar ziyan görmek.

Zılgıt vermek : Korkutmak, çıkışmak, azarlamak, gözdağı vermek.

Yakın : Uzak olmadan. Benzeyen, andıran, yaklaşan. Küçük, önemsiz değişikliklerle birbirinden ayrılan. Aralarında sıkı ilgi bulunan. Aralarında sıkı ilişki olan arkadaş, dost veya akraba. Erişmesi, olması zaman bakımından yaklaşmış olan. Az bir ara ile ayrılmış olan (zaman veya yer), uzak karşıtı. Uzak olmayan yer.

Eriştirmek : Erişmesini sağlamak.

İletmek : Götürmek, ulaştırmak, nakletmek, geçirmek. Elektrik akımı, ısı, gaz vb.ni bir yerden başka bir yere götürmek.

Bırakmak : Saklamak, artırmak. Unutmak. Engel olmamak. Kötü bir durumda terk etmek. Bakılmak, korunmak için vermek. Yapışık olan bir şey yapışıklıktan kurtulmak. Ayrılmak, terk etmek. Bir işi başka bir zamana ertelemek. Bir alışkanlıktan veya bir işten vazgeçmek. Sarkıtmak. Ölen, ayrılan birinden iş, kişi, nesne vb. şeyler kalmak. Elde bulunan bir şeyi tutmaz olmak. Uğraşmaz olmak, artık uğraşmamak. Bir işin sorumluluğunu, yükümlülüğünü başkasına vermek, görevlendirmek. Bir pazarlıkta, belli bir fiyata vermeyi kabul etmek. Koymak. Bulunduğu yeri veya durumu değiştirmemek. Özgürlük vermek, hürriyetine kavuşmasını sağlamak. Bulunduğu veya dokunduğu yerde bir şey oluşturmak, meydana getirmek. Sahiplik hakkını başkasına vermek. Sınıf geçirmemek, döndürmek. Boşamak. Yanına almamak, yanında götürmemek. Bıyık veya sakal uzatmak.

Bağışlamak : Herhangi bir kötü davranış için ceza vermekten vazgeçmek, affetmek. Bir mal veya hakkı karşılık beklemeden birine vermek, teberru etmek. Hoşgörmek. Görevden çekmek, almak.

Bilmek : -a / -e ekli fiillerle yeterlik bildiren birleşik fiiller oluşturur. Sorumlu tutmak. İşine gelmek, uygun bulmak. İnanmak. Tanımak, hatırlamak. Sanmak, varsaymak, farz etmek. Bir bilim veya sanat dalında yeterli olmak. Saymak. Bir şeyi anlamış veya öğrenmiş bulunmak. Bir iş yapmaya alışmış olmak, elinden gelmek.

Atfetmek : Bir işi veya bir sözü bir kimseye mal etmek, yüklemek, isnat etmek. Yöneltmek, çevirmek.

Veya : Ayrı olmakla birlikte aynı değerde tutulan iki şeyi anlatan kelimelerden ikincisinin önüne getirilen söz, yahut. Olacağı sanılan, seçime bırakılan şeyler ikiden çok olduğunda kullanılan bir söz.

Ondan : O sebeple. onun tarafında olan (kimse).

Döndürmek : Dönmesini sağlamak. ... bir duruma getirmek. Çevirmek, bükmek. Başarısız saymak, geri çevirmek. Düzene koymak, yönetmek.

Çevirmek : Bir durumdan başka duruma geçmek. İşlemek, yapmak. Kâğıt oyunu oynamak. Çeviri yapmak. Bir giyeceği söküp iç yüzünü dışa getirmek. Öteki yüzünü görünür duruma getirmek. Bir yerin çevresini bir şeyle sarmak, kuşatmak. Bir durumdan başka duruma getirmek, dönüştürmek. Çevrilemek, tevil etmek. Yönetmek, idare etmek. Bir şeyin yönünü değiştirmek. Geri göndermek. Yolundan alıkoymak, yoldan döndürmek. Durdurmak. Döndürerek hareket ettirmek.

Yöneltmek : Birine bir şey söylemek, tevcih etmek. Bir şeye belli bir yön vermek, yönelmesini sağlamak, çevirmek, tevcih etmek. Birine veya bir şeye doğru bakmak.

Herhangi : Belli olmayan, özellikleri iyice bilinmeyen, rastgele.

Bir : Eş, aynı, bir boyda. Ancak, yalnız. Beraber. Değer, önem bakımlarından birbirinden farksız, birbirine eşit, birbirine benzer. Bu sayıyı gösteren 1 ve I rakamlarının adı. Tek. Herhangi bir varlığı belirsiz olarak gösteren (sayı). Sadece. Sayıların ilki. Ortaklaşa olan, birleşik, müşterek. Bu sayı kadar olan. Bir kez. Aynı, benzer.

Yol : Yolculuk. Uyulan ilke, sistem, usul, tarz, tarik. Genellikle yerleşim alanlarını birbirine bağlamak için düzeltilerek açılmış ulaşım şeridi. Gaye, uğur, maksat. Kumaşta bulunan çizgi. Hile, tuzak. Karada, havada, suda bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık, tarik. Düğünde, oğlanevinin kızevine verdiği para, mal veya armağan. Gidiş çabukluğu, hız. Bir amaca ulaşmak için başvurulması gereken çare, yöntem. Kez, defa. Karada insanların ve hayvanların geçmesi için açılan veya kendi kendine oluşmuş, yürümeye uygun yer. Davranış, tutum, gidiş veya davranış biçimi. İçinden veya üstünden bir sıvının geçtiği, aktığı yer.

Açmak : Yapmak, düzenlemek. Yarmak. Sarılmış, katlanmış, örtülmüş veya iliklenmiş olan şeyleri bu durumdan kurtarmak. Satranç, poker vb. oyunları başlatmak. Beğenmek. Bir konu ile ilgili konuşmak. Ferahlık vermek. Geçit sağlamak. Rengin koyuluğunu azaltmak. Bir toplantıyı, etkinliği başlatmak. Savaşla almak, fethetmek. Sıkılganlığını, utangaçlığını gidermek. Avunmak veya danışmak üzere söylemek, içini dökmek. Düğümü veya dolaşmış bir şeyi bu durumdan kurtarmak. Tıkalı bir şeyi bu durumdan kurtarmak. Alışverişi başlatmak. Bulutların dağılmasıyla gökyüzü aydınlanmak. Görünür duruma getirmek. Bir aygıtı, bir düzeneği çalıştırmak. Bir kuruluşu, bir iş yerini işler duruma getirmek. Engeli kaldırmak. Birbirinden uzaklaştırmak. Yakışmak, güzel göstermek. Ayırmak, tahsis etmek. Bir şeyi kapalı durumdan açık duruma getirmek. Bir şeyi, bir yeri oyarak veya kazarak çukur, delik oluşturmak. Alanını genişletmek.

Satmak : Kendinde olmayan bir şeyi var gibi göstermek, taslamak. Bir değer karşılığında bir malı alıcıya vermek. Bir çıkar karşılığında bir şeyi gözden çıkarmak, feda etmek. Bir yolunu bularak birinden ayrılmak. Bir kimse, kendini veya başkasını olduğundan daha önemli, yetkili ve değerli göstermek.

Evlendirmek : Evlenmesini sağlamak.

Ödemek : Bir iş, bir kuruluş harcanan, yatırılan parayı çıkartmak, itfa etmek. Bir şey karşısında fedakârlık etmek, bir şey elde etmek için özveride bulunmak. Bir alışverişte alınan şeyin karşılığını alacaklıya vermek. Bir alışveriş ilişkisinde, borcu alacaklıya vermek, tediye etmek. Bir işin, bir görevin karşılığını vermek. Bedelini vererek bir zararı karşılamak, tazmin etmek.

Yaymak : Birçok kimseye duyurmak. Koyun, inek vb.ni otlatmak. Dağınık ve düzensiz bir biçimde saçmak, dağıtmak. Sınırı genişletmek. Çevreye dağılmasına sebep olmak. Bir şeyi açarak, düzelterek bir alanı örtecek biçimde sermek. Işık kaynağı, ışığı kendinden dışarıya doğru çeşitli yönlere göndermek.

Bitki : Bulunduğu yere kök vb. organlarıyla tutunan, çoğunlukla fotosentez sonucu yaşam için gerekli bileşenleri oluşturan, birçoğu spor veya tohum aracılığıyla döl vererek çoğalan bir veya çok yıllık, otsu, odunsu canlıların genel adı, nebat.

Ve : Türk alfabesinin yirmi yedinci harfinin adı, okunuşu. İki kelime veya iki cümle arasına girerek aralarında bir bağ olduğunu anlatan söz.

Ağaç : Meyve verebilen, gövdesi odun veya kereste olmaya elverişli bulunan ve uzun yıllar yaşayabilen bitki. Bu gibi bitkilerin gövdesinden ve dallarından yapılan. Tahta, kereste.

Ürün : Doğadan elde edilen, üretilen yararlı şey, mahsul. Türlü endüstri alanlarında ham maddelerin işlenmesiyle elde edilen şey. Eser. Bir tutum veya davranışın ortaya çıkardığı şey.

Üretmek : Aynı türden canlıları çoğaltmak. Oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek. Ekonomik bir etkinlik sonucu ürün elde etmek.

Sokmak : Dokunaklı, kırıcı veya acı söz söylemek. Böcek, zehirli hayvan iğnesini batırmak veya ısırmak, zehirlemek. Yasak bir malı gizlice getirmek veya götürmek. Bıçak, çakı, iğne vb. batırmak, saplamak. Konuşma sırasında bir sözü, soruyu veya düşünceyi söyleyivermek. Bir yere girmesini sağlamak, içeri almak. Belli etmeden kötü bir malı vermek. İçine veya arasına girmesini sağlamak.

Sahip : Herhangi bir şey üstünde mülkiyeti olan, onu yasaya uygun bir biçimde dilediği gibi kullanabilen kimse, iye, malik. Herhangi bir niteliği olan kimse, ehil. Bir iş yapmış, üstlenmiş veya bir eser ortaya koymuş kimse. Koruyan, arka çıkan, gözeten kimse.

Sağlamak : Elde etmek, sahip olmak. Bir işin olması için gerekli durumu, şartları hazırlamak, temin etmek. Bir işlemin doğruluğunu ortaya koymak. Öndeki aracın sağından ilerleyerek önüne geçmek.

Tespit etmek : Sabitlemek. belirlemek. bir durumu kuşkuya düşürmeyecek biçimde göstermek. bir şeyi sağlam bir biçimde yerleştirmek, oynamaz duruma getirmek, saptamak.

Tespit : Sabitleme. Bir şeyi sağlam bir biçimde yerleştirme, yerinden oynamaz duruma getirme, saptama. Belirleme. Bir durumu kuşkuya düşürmeyecek biçimde gösterme.

Etmek : Herhangi bir değerde olmak. Demek, söylemek. Bir işi yapmak. Eşit değer kazanmak. Kötülükte bulunmak. Küçük veya büyük abdestini yapmak. Birini bir şeyden yoksun bırakmak. "İyi, kötü" zarflarıyla birlikte davranmak. Bulmak, erişmek.

Kazandırmak : Kazanmasını sağlamak.

Katmak : Döllenmeyi sağlamak için erkek hayvanı dişinin yanına salmak. Birlikte göndermek. Bir şeyin içine, üstüne veya yanına, niteliğini değiştirmek veya niceliğini artırmak için başka bir şey eklemek, karıştırmak. Bir araya getirmek.

Ayırmak : Bir bütünden bir parçayı herhangi bir amaçla bir tarafa koymak, saklamak. Bir şey veya yeri, bir şey veya kimse için kullanmayı belirlemek, tahsis etmek. Farklı davranmak, fark gözetmek. Seçmek. İki veya daha çok kimse arasındaki anlaşmayı, uzlaşmayı bozmak. Birbirinden uzaklaştırmak. Nitelik değişikliğini anlamak, fark etmek. Bölmek. Bir yeri bir engelle bölmek.

Harcamak : Bir şey yapmak için kullanmak, tüketmek. Bir iş görmek veya bir şey satın almak için parayı elden çıkarmak, sarf etmek. Birinin değer ve onurunu kırıcı bir durum yaratmak. Manevi yönden kötü duruma düşürmek, feda etmek. Yok olmasına, ölmesine sebep olmak.

Dayamak : Kapı veya pencereyi ardına kadar açmak. Bir yerden, bir kimseden yararlanmak, güç almak. Yaslamak. Vakit geçirmeden, bekletmeden vermek. Korkutmak için hızla, öfkeyle yaklaştırmak, uzatmak. Kalitesiz, kötü veya çürük bir malı, gizlice iyi olanların arasına katıp müşteriye satmak. Varmak, ulaşmak.

Doğurmak : Yavru dünyaya getirmek, doğum yapmak. Ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak.

Cinsel : Cinsiyetle ilgili, cinsî, eşeysel, seksüel.

Kullandırmak : Kullanma işini yaptırmak.

Vermek ile ilgili Cümleler

  • O, onu Jack'e vermek istiyor.
  • Sadece Tom'a bir doğum günü hediyesi vermek için Boston'a bütün yolu arabayla gittim.
  • Ali Mary'ye onun cevap vermek istemediği bazı sorular sordu.
  • Vermek almaktan daha iyidir.
  • Oy vermek üzereydik.
  • Vermek almaktan daha hayırlıdır.
  • Japonya'da bahşiş vermek uygun değildir.
  • Çocuğun yaşı nedeniyle izin vermek zorundasın.
  • Ted komünistler için oy vermek istedi.

Diğer dillerde Vermek anlamı nedir?

İngilizce'de Vermek ne demek? : v. accord, allow, assign, bear, bestow, bring in, cede, come across with, confer, contribute, dedicate, deliver, deliver up, dispose of, distribute, donate, endow, extend, furnish, give, give away, give in, grant, hand, hand in, hand out, hand over

Fransızca'da Vermek : donner, prêter, rendre, aliéner, attribuer, conférer, délivrer, fournir, nantir, offrir, remettre, (hakayr

Almanca'da Vermek : v. abgeben, angeben, aufgeben, ausgeben, aushändigen, austeilen, belehnen, beteiligen, bieten, darreichen, eingeben, einreichen, entäußern, ergeben, erteilen, füttern, geben, gewähren, herausrücken, hergeben, tragen, überliefern, verabfolgen, verabreichen, vergeben, weggeben, zeigen

Rusça'da Vermek : v. давать, отдавать, выдавать, передавать, вручать, подавать, воздавать, предоставлять, наделять, оделять, одаривать, жаловать, присуждать, задавать, дарить, приписывать, направлять, поворачивать, доставлять, причинять, вселять, подвергать, предавать, приносить, облекать, подставлять